Nazım Kıbrısi Kimdir?

Nazım Kıbrısi, Kıbrıs’ın Larnaka şehrinde 20 Nisan 1922 (1 Ramazan 1340) Cuma günü doğan Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısi, Mutasavvuf ve Nakşibendi şeyhidir.

Hayatı

Soyu anne tarafından Mevlevi tarikatı kurucusu Mevlana Celaleddin Rumi’ye, baba tarafıdan Kadiri tarikatı kurucusu Abdulkadir Geylani’ye dayanır. Hem Şerif yani Hasani, hem de Seyyid yani Hüsseyinidir. 1940`larda İstanbul’da Kimya Fakültesini okudu. Oradan Şam’a gidip orada Nakşibendi tarikatın Şeyhi olan Abdullah Dağıstani`ye bağlandı ve onun manevi terbiyesine girdi. 1941’de Hacı Emine Hanım ile evlendi ve 4 çocuk sahibi oldular. Abdullah Dağıstani’nin emri ile insanlara tasavuf terbiyesini vermeye başladı. 1972’de Şeyh’inin vefati ile onun yerine geçti. Bütün Dünya’da, özellikle Avrupa ve Amerika’da İslamiyet ve Nakşibendiliği yaymak ile uğraşmaktadır.

Şükri-i Bitlisi Kimdir?

Şükri-i Bitlisi 16. yüzyılda yaşamış tarihçi, şair, ilmiye sınıfı mensubu.
Bitlisli olan Şükrî, I. Selim’in tahta çıkmasıyla İstanbul’a gelmiş ve ona bir kaside sunmuş bunun sonucunda Yavuz’un özel meclisine girmiştir. Bu kasideden dolayı padişah tarafından Diyarbakır taraflarında belli bir toprak parçasıyla ödüllendirilmiştir. Dulkadiroğlu Beyliği’nin ele geçirilmesinden sonra beyliğe tayin edilen Şehsüvaroğlu Ali Bey’in hizmetine girmiş ve kendisine hocalık yapmıştır. Ayrıca kadılık, müftülük ve müderrislik gibi resmi vazifeler yapmıştır.
Şükri-i Bitlisi, I. Selim ile İran, I. Süleyman ile de Belgrad ve Rodos seferlerine katılmıştır. Şairin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. En iyi bilinen eseri Selimname’dir. Ayrıca yine 16. yüzyılda yaşamış olan Gelibolulu Mustafa Ali; Şükr-i Bitlisi’nin Selimnâme adlı eserinin beğenilmesi üzerine kendisinden bir de Süleymannâme yazmasının istenmişse de şairin eseri tamamlayamadan vefat ettiğini belirtir.

Şükri-i BitlisiVikipedi, özgür ansiklopediŞükri-i Bitlisi 16. yüzyılda yaşamış tarihçi, şair, ilmiye sınıfı mensubu.Bitlisli olan Şükrî, I. Selim’in tahta çıkmasıyla İstanbul’a gelmiş ve ona bir kaside sunmuş bunun sonucunda Yavuz’un özel meclisine girmiştir. Bu kasideden dolayı padişah tarafından Diyarbakır taraflarında belli bir toprak parçasıyla ödüllendirilmiştir. Dulkadiroğlu Beyliği’nin ele geçirilmesinden sonra beyliğe tayin edilen Şehsüvaroğlu Ali Bey’in hizmetine girmiş ve kendisine hocalık yapmıştır. Ayrıca kadılık, müftülük ve müderrislik gibi resmi vazifeler yapmıştır.Şükri-i Bitlisi, I. Selim ile İran, I. Süleyman ile de Belgrad ve Rodos seferlerine katılmıştır. Şairin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. En iyi bilinen eseri Selimname’dir. Ayrıca yine 16. yüzyılda yaşamış olan Gelibolulu Mustafa Ali; Şükr-i Bitlisi’nin Selimnâme adlı eserinin beğenilmesi üzerine kendisinden bir de Süleymannâme yazmasının istenmişse de şairin eseri tamamlayamadan vefat ettiğini belirtir.

Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi

Mevlana’nın olağanüstü kehanetleri nelerdir?

Mevlana 13. asırda atom bombasının tehlikelerinden söz ediyor. Dokuz gezegenin bulunduğunu söylüyor. Oysa bilim bunu ancak 1930 da ortaya koyabildi.
Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdullah Öztürk, mezarı vasiyeti üzerine Paris’ten Konya’ya nakledilen, “Mecalisi Sebai”, “Fihi Mafih ve Mesnevi”yi Fransızca’ya çeviren Eva De Vitray Meyerovitct’in, Mevlana’nın 13. asırda atom bombasının tehlikelerinden haberdar olduğunu ortaya koyduğunu bildirdi.
Meyerovitct’in manevi oğlu, Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdullah Öztürk AA muhabirine yaptığı açıklamada, Meyerovitct’in mezarını, vasiyeti üzerine 17 Aralık 2008’de uzun uğraşlar sonucu Paris’ten alıp Mevlana’nın mezarının bulunduğu Mevlana Müzesi’nin yanındaki Üçler Mezarlığı’na naklettiklerini anımsattı.
İslamiyeti seçen Meyerovitct’in aynı zamanda bir sufi olduğunu ve Müslüman olduktan sonra “Havva” ismini kullandığını dile getiren Öztürk, “Mevlana’nın eserleri Mecalisi Sebai, Fihi Mafih ve Mesnevi’yi Fransızca’ya çeviren Meyerovitct, aslında Mevlana’nın mesajlarındaki şifreleri çözmeyi başarmış ender kişilerden biridir. Pek çok Batılı’nın Mevlana’yı tanıması hatta Müslüman olmasına vesile olan Meyerovitct, verdiği konferanslarda Mevlana’nın eserlerinde işaret ettiği hikmetleri açıklıyordu” dedi.
Öztürk, bugün herkesin Mevlana’yı daha fazla merak ettiğini ve modern yaşamda başa çıkamadığı dertlerine Mevlana ile çözüm yolu bulmaya çalıştığını dile getirerek, “Meyerovitct’in videoya aldığım konferanslarından, Mevlana’yı anlamak isteyenler için, O’nun ağzından bir sunum hazırladım. Görüntülü ve yazılı olarak bu anlatıları paylaşmayı, hem Hazreti Mevlana’nın hem de İslamiyet’in bir batılı gözüyle doğru tanıtımı için çok önemli görüyorum. Meyerovitct; modern bilimin 1930’da ortaya koyabildiği atom bombasının tehlikesini ve 9 gezegenin bulunduğunu Mevlana’nın daha 13. asırda bildiğini ortaya çıkardı” diye konuştu.
Prof. Dr. Abdullah Öztürk’ün hazırladığı Meyerovitct’in Mevlana’yı, Batılı bir aydının dilinden anlatan açıklamaları şöyle: “Fransız dini yetkililerden aldığım bilgilere göre Müslümanlığı kabul edenlerin çoğu aydın kişilermiş. Bunlar bir şeyler arıyorlardı ve aradıklarını, özlemlerini İslam dininde buldular. Çünkü yaradılış efsanesi artık bu özlemleri karşılamıyordu ve maddecilik de onları bütünüyle düş kırıklığına uğratıyordu.
Ben Mevlana aracılığıyla, okulda, üniversitede okutulandan, gazetelerde, televizyonlarda anlatılanlardan çok farklı bir İslam dini keşfettim. Buna “derin bir İslam dini” diyebiliriz. Söylemekten gurur duyuyorum, Mevlana’nın son çevirdiğim eseri benim 10 yılımı aldı. Olağanüstü güzel ve büyük bir eserdir bu… Maddeciliğin bütün kimlik ağırlıklı yanına karşın, sanıyorum batı maneviyata susamıştı.
-MESNEVİ, KÖKTEN DİNCİLİĞİ, BAĞNAZLIĞI VE TUTUCULUĞU REDDEDİYOR

Bunun da yaşadığımız dönem için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her yıl Konya’ya gidiyorum ve Mevlana’nın kenti olduğu için O’nu çok seviyorum ve orada olduğum sırada kendimi Konyalı hissediyorum. Kaldı ki benim için İslam ile yakınlaşmayı temsil eden Türkiye’yi de çok seviyorum. Mesnevi’de, kökten dinciliği, bağnazlık ve tutuculuğu, gelenekselliği, kuralcılığı reddeden, çok nitelikli, bütünüyle samimi, hoşgörülü, benim inanışıma uygun bir İslam dini buldum. Türkiye’de çok mutlu oluyorum ve kendimi Türk hissediyorum. Bugün, dünyanın her yanı bilinmektedir. Oysa birkaç yüzyıl önce durum hiç de böyle değildi. Herkes kendi yurdunda yaşıyor, başkalarını tanımıyordu.
Dönemimizin ihtiyacı olan ve tatmin edilmemiş maneviyat ihtiyacı nedeniyle, kabuğuna çekilerek yaşamanın artık mümkün olmadığını düşünüyorum.
Ayrıca bilimdeki gelişmeler evrenin eskiden sanıldığı gibi olağanüstü değil çok şaşırtıcı olduğunu göstermiştir.
İŞTE MEVLANA’NIN SIRLARI-

Düşündüğümüzde, bir milyar yıl önce sönmüş bir yıldızın ışığı saniyede 300 bin kilometre hızla bize ulaşır, dolayısıyla aramızdaki mesafe çok kilometre etmektedir, gördüğümüzü anlıyoruz. Ama aynı zamanda Mevlana’da olağanüstü olan şey, kaldı ki İslamı kabul etme nedenim de bu değildir, sanıyorum öngörüleridir ve insanları özellikle de bilime tutkuyla sarılan gençleri etkilemektedir.
Düşünün, Mevlana atomu keserseniz güneş sistemini bulursunuz diyor.
İçinde ve çevresinde dönen gezegenler bulunduğunu söylüyor, ama dikkat etmek gerektiğini de belirtiyor. Çünkü bu atomlar ağızlarını açtıklarında, bütün dünyayı yok edebilecek bir ateşin çıkacağını ekliyor. Görüldüğü gibi, 13. asırda atom bombasının tehlikelerinden söz ediyor. Dokuz gezegenin bulunduğunu söylüyor.
Oysa bilim bunu ancak 1930 da ortaya koyabildi.
Daha önceleri yedi gezegenin bulunduğu sanılıyordu. Sekizincisini 1840’larda bir Fransız bilim adamı, dokuzuncusunu 1930 da Amerikalı bir bilim adamı buldu. Ama Mevlana daha o dönemde dokuz gezegen olduğunu biliyordu. Batı’da güneşin dünya çevresinde döndüğü söylenirken, Mevlana dünyanın öbür gezegenler gibi, küçük bir gezegen olduğunu söylüyor. Hatta gerçekten olağanüstü başka şeyler de söylüyor. Dünyada yaşayan bütün canlılar yıldızların etkisindedir.
Güneş bitkileri, hayvanları etkiler, ay denizi etkiler gibi ve dahası bilinmeyen birçok şey daha söylüyor.
Ben Sorbonne Üniversitesinde İslam Felsefesi doktorası yaparken, İslam dinini keşfettim, ama Mevlana üzerine olan bu doktorayı yapmadan önce, üniversitede öğrenim görürken bize, Müslüman düşünürlerden hiç söz etmediler.
Bize, Alman, İngiliz, Latin, Yunan gibi ulusların filozoflarından söz ediyorlardı, ama asla Müslüman düşünürlerden söz etmiyorlardı. Alınacak çok yol var, yapılacak çok iş var. Artık İslam dinini seven, Müslümanlığı kabul etmiş aydın kimseler var. Bunlar İslam dininin özünde neler bulunduğunu dünyaya tanıtmalılar.”

Mevlana’nın olağanüstü kehanetleriMevlana 13. asırda atom bombasının tehlikelerinden söz ediyor. Dokuz gezegenin bulunduğunu söylüyor. Oysa bilim bunu ancak 1930 da ortaya koyabildi.14:23 | 10 Aralık 2010Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdullah Öztürk, mezarı vasiyeti üzerine Paris’ten Konya’ya nakledilen, “Mecalisi Sebai”, “Fihi Mafih ve Mesnevi”yi Fransızca’ya çeviren Eva De Vitray Meyerovitct’in, Mevlana’nın 13. asırda atom bombasının tehlikelerinden haberdar olduğunu ortaya koyduğunu bildirdi.
Meyerovitct’in manevi oğlu, Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdullah Öztürk AA muhabirine yaptığı açıklamada, Meyerovitct’in mezarını, vasiyeti üzerine 17 Aralık 2008’de uzun uğraşlar sonucu Paris’ten alıp Mevlana’nın mezarının bulunduğu Mevlana Müzesi’nin yanındaki Üçler Mezarlığı’na naklettiklerini anımsattı.
İslamiyeti seçen Meyerovitct’in aynı zamanda bir sufi olduğunu ve Müslüman olduktan sonra “Havva” ismini kullandığını dile getiren Öztürk, “Mevlana’nın eserleri Mecalisi Sebai, Fihi Mafih ve Mesnevi’yi Fransızca’ya çeviren Meyerovitct, aslında Mevlana’nın mesajlarındaki şifreleri çözmeyi başarmış ender kişilerden biridir. Pek çok Batılı’nın Mevlana’yı tanıması hatta Müslüman olmasına vesile olan Meyerovitct, verdiği konferanslarda Mevlana’nın eserlerinde işaret ettiği hikmetleri açıklıyordu” dedi.
Öztürk, bugün herkesin Mevlana’yı daha fazla merak ettiğini ve modern yaşamda başa çıkamadığı dertlerine Mevlana ile çözüm yolu bulmaya çalıştığını dile getirerek, “Meyerovitct’in videoya aldığım konferanslarından, Mevlana’yı anlamak isteyenler için, O’nun ağzından bir sunum hazırladım. Görüntülü ve yazılı olarak bu anlatıları paylaşmayı, hem Hazreti Mevlana’nın hem de İslamiyet’in bir batılı gözüyle doğru tanıtımı için çok önemli görüyorum. Meyerovitct; modern bilimin 1930’da ortaya koyabildiği atom bombasının tehlikesini ve 9 gezegenin bulunduğunu Mevlana’nın daha 13. asırda bildiğini ortaya çıkardı” diye konuştu.
Prof. Dr. Abdullah Öztürk’ün hazırladığı Meyerovitct’in Mevlana’yı, Batılı bir aydının dilinden anlatan açıklamaları şöyle: “Fransız dini yetkililerden aldığım bilgilere göre Müslümanlığı kabul edenlerin çoğu aydın kişilermiş. Bunlar bir şeyler arıyorlardı ve aradıklarını, özlemlerini İslam dininde buldular. Çünkü yaradılış efsanesi artık bu özlemleri karşılamıyordu ve maddecilik de onları bütünüyle düş kırıklığına uğratıyordu.
Ben Mevlana aracılığıyla, okulda, üniversitede okutulandan, gazetelerde, televizyonlarda anlatılanlardan çok farklı bir İslam dini keşfettim. Buna “derin bir İslam dini” diyebiliriz. Söylemekten gurur duyuyorum, Mevlana’nın son çevirdiğim eseri benim 10 yılımı aldı. Olağanüstü güzel ve büyük bir eserdir bu… Maddeciliğin bütün kimlik ağırlıklı yanına karşın, sanıyorum batı maneviyata susamıştı.
MESNEVİ, KÖKTEN DİNCİLİĞİ, BAĞNAZLIĞI VE TUTUCULUĞU REDDEDİYOR
Bunun da yaşadığımız dönem için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her yıl Konya’ya gidiyorum ve Mevlana’nın kenti olduğu için O’nu çok seviyorum ve orada olduğum sırada kendimi Konyalı hissediyorum. Kaldı ki benim için İslam ile yakınlaşmayı temsil eden Türkiye’yi de çok seviyorum. Mesnevi’de, kökten dinciliği, bağnazlık ve tutuculuğu, gelenekselliği, kuralcılığı reddeden, çok nitelikli, bütünüyle samimi, hoşgörülü, benim inanışıma uygun bir İslam dini buldum. Türkiye’de çok mutlu oluyorum ve kendimi Türk hissediyorum. Bugün, dünyanın her yanı bilinmektedir. Oysa birkaç yüzyıl önce durum hiç de böyle değildi. Herkes kendi yurdunda yaşıyor, başkalarını tanımıyordu.
Dönemimizin ihtiyacı olan ve tatmin edilmemiş maneviyat ihtiyacı nedeniyle, kabuğuna çekilerek yaşamanın artık mümkün olmadığını düşünüyorum.
Ayrıca bilimdeki gelişmeler evrenin eskiden sanıldığı gibi olağanüstü değil çok şaşırtıcı olduğunu göstermiştir.
-İŞTE MEVLANA’NIN SIRLARI-
Düşündüğümüzde, bir milyar yıl önce sönmüş bir yıldızın ışığı saniyede 300 bin kilometre hızla bize ulaşır, dolayısıyla aramızdaki mesafe çok kilometre etmektedir, gördüğümüzü anlıyoruz. Ama aynı zamanda Mevlana’da olağanüstü olan şey, kaldı ki İslamı kabul etme nedenim de bu değildir, sanıyorum öngörüleridir ve insanları özellikle de bilime tutkuyla sarılan gençleri etkilemektedir.
Düşünün, Mevlana atomu keserseniz güneş sistemini bulursunuz diyor.
İçinde ve çevresinde dönen gezegenler bulunduğunu söylüyor, ama dikkat etmek gerektiğini de belirtiyor. Çünkü bu atomlar ağızlarını açtıklarında, bütün dünyayı yok edebilecek bir ateşin çıkacağını ekliyor. Görüldüğü gibi, 13. asırda atom bombasının tehlikelerinden söz ediyor. Dokuz gezegenin bulunduğunu söylüyor.
Oysa bilim bunu ancak 1930 da ortaya koyabildi.
Daha önceleri yedi gezegenin bulunduğu sanılıyordu. Sekizincisini 1840’larda bir Fransız bilim adamı, dokuzuncusunu 1930 da Amerikalı bir bilim adamı buldu. Ama Mevlana daha o dönemde dokuz gezegen olduğunu biliyordu. Batı’da güneşin dünya çevresinde döndüğü söylenirken, Mevlana dünyanın öbür gezegenler gibi, küçük bir gezegen olduğunu söylüyor. Hatta gerçekten olağanüstü başka şeyler de söylüyor. Dünyada yaşayan bütün canlılar yıldızların etkisindedir.
Güneş bitkileri, hayvanları etkiler, ay denizi etkiler gibi ve dahası bilinmeyen birçok şey daha söylüyor.
Ben Sorbonne Üniversitesinde İslam Felsefesi doktorası yaparken, İslam dinini keşfettim, ama Mevlana üzerine olan bu doktorayı yapmadan önce, üniversitede öğrenim görürken bize, Müslüman düşünürlerden hiç söz etmediler.
Bize, Alman, İngiliz, Latin, Yunan gibi ulusların filozoflarından söz ediyorlardı, ama asla Müslüman düşünürlerden söz etmiyorlardı. Alınacak çok yol var, yapılacak çok iş var. Artık İslam dinini seven, Müslümanlığı kabul etmiş aydın kimseler var. Bunlar İslam dininin özünde neler bulunduğunu dünyaya tanıtmalılar.”

Kaynak:10.12.2010 Milliyet Gazetesi

Kerhi kimdir?

Kerhi on birinci yüzyılda Bağdat’ta yetişen Ünlü matematik alimi. İsmi Muhammed bin Hasan el-Hasib, künyesi Ebu Bekr’dir. Kerh’te doğduğu için Kerhi nisbetiyle Ünlü oldu. Doğum tarihi bilinmemektedir.

Genç yaşta din ve fen ilimlerini öğrendi. Fıkıh ilmi, İslam hukuku ve matematik alanlarında söz sahibi oldu. Ömrünü Bağdat’ta geçiren Kerhi, kısa bir süre dağlık bölgelerde yaşamış ve bu esnada geometri üzerinde çalışarak, cebiri bu ilimden ayırmaya çalışmıştır. matematik alanında cebir ilmine esaslı hizmetleri ile tanınan Kerhi, 1019 senesinde doğduğu yerde vefat etti.

Ünlü ilim tarihçisi G. Sarton, eserinde Kerhi hakkında; “Avrupa, cebirdeki başarılarının çoğunu Kerhi’ye borçludur. Eserleri 19. asra kadar Avrupa üniversite ve bilim çevrelerinde kullanılan Kerhi; cebir ilminde selefi Harezmi ve Ebu Kamil Şuca gibi alimleri takib ederek, analitik metodları uygulamış ve bu sahada kendine has keşiflerde bulunmuştur.” demektedir.

Geliştirdiği yeni cebir metodları sebebiyle, matematik düşünüşte derinlik ve orijinalite sahibi olduğunu gösteren Kerhi, iki sayının küplerinin toplamının hiçbir zaman küp olamayacağını ortaya koydu. Bu teorem daha sonra Fransız fizikçi P. Fermat tarafından tekrar ortaya çıkarıldı.

Kerhi, diğer taraftan pozitif rasyonel sayıların teoremleri ve onların cebirsel ve geometrik ispatlarıyla Ünlü olmuştu.

Kerhi’nin kuadratik denklemlerin çözümünü hem aritmetik, hem de geometrik olarak ispat metodu, Diophantus’a benzetilir. Ünlü Pascal üçgeninin, Fransız düşünürü Pascal’a ait değil de, Kerhi’ye ait olduğu ve Pascal’dan dört asır önce onun tarafından kullanılıp uygulandığı, El-Bahr fil Cebr adlı eserde açıkça belirtilmektedir. Eser, Yahya bin el-Mağribi tarafından yazılmıştır. Müellif, Kerhi’den aldığı bu metodu eserinde şekillerle izah etmektedir. Pascal bu metodu, İslam alimlerinden, belki de doğrudan doğruya Kerhi’nin eserlerinden almıştır. Fakat o da, diğer Avrupalı bilginler gibi aldığı kaynağın adını ve sahibini belirtmeyerek, kendine mal etmiştir. Kerhi, bu üçgeni zekayı geliştirmek ve ihtimal hesapları yapmak için kullanmıştır. Daha sonra da Yahya ibn el-Mağribi, Tusi ve Kaşi tarafından geliştirilerek, bugünkü modern binom teoreminin temelini tşkil etmiştir.

Eserleri:

Kerhi, matematik alanında pek fazla eser yazmıştır. Fakat bunların çoğu kaybolmuş, ancak az bir kısmı zamanımıza ulaşmıştır. 1) El-Bahr fil-Cebr ve Mukabele: En önemli eseridir. Zamanın veziri Fahr-ül-Melik’e ithaf ettiği eserin, nüshaları Oxford, Paris ve Kahire kütüphanelerinde bulunmaktadır. F. Woepcke tarafından yapılan Fransızca özeti 1852 senesinde yayınlanmıştır. Ömer Hayyam’ın cebir alanında yazdığı eserden sonra, bu dalın en önemli eseridir. Eserin bir özelliği, sayıların ifadesinde rakamlar yerine harflerin kullanılmasıdır.

2) El-Bedi fil-Hisab: Bu eserde Oklid ve Nicomachus tarafından ele alınan sabit noktalar incelenmiş ve cebirsel işlemlere önemli yer ayrılmıştır.

3) El-Kafi fil-Hisab: Eser, fonksiyonların kullanımı hakkında yazılmıştır. Ayrıca aritmetik, cebir ve geometrinin özetleri mevcuttur. Yazma tek nüshası Gotha’da bulunmaktadır. 1878-1880’de A. Heoheim tarafından Almancaya tercüme edilerek, üç fasikül halinde yayınlanmıştır.

4) İnbat-ül-Miyah-ül-Hafiyye: Su getirme hidroliğine ait mükemmel bir eserdir. Kendi hayatına ait notlar yanında, yeryüzü coğrafyası ile ilgili kavramlar da mevcuttur. Topoğrafya aletlerinden ve bunların prensiplerinden bahsetmektedir. Aynı zamanda kuyu ve hidrolik yapıların inşası ve hukuki durumlarını da incelemektedir. Eser, 1845 senesinde Haydarabad’da basılmıştır.

5) Risaletun fi Ba’zetin-Nazariyyat fil-Hisab vel-Cebr, 6) Risaletun fin-Nisbe, 7) Risaletun fi İstihrac-il-Cüzur fis-Sima, 8) Risaletun fil-A’dad-it-Tabi’iyye, 9) Risaletun fil-Cebr, 10) Risaletun fi Muadelat-il-Cebriyye, 11) Risaletun fi Hisabi Mesahati Ba’z-is Sütuh bilinen diğer eserleridir.

İhvan-ı Safa kimdir?

İhvan-ı Safa , 10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan bir felsefe çığırının taraftarlarına verilen bir addır. Bir nevi felsefe ansiklopedisi mahiyetindeki risalelerini Almanca’ya çeviren Fr. Dietrici, bunların adlarının “Halis kardeşler” anlamına geldiğini söylüyor.

Ortaya çıkışı

Bu ihvan, tarikat olarak önce 980 yılında Irak’ta Zencîler ayaklanmasının tamamen bastırılmış olduğu sırada Vâsıt bölgesinde meydana çıktı. İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne karşılıklı yardımlaşma ve eğitim ile ruhların arınacağına inanan kişilerin bir araya gelmesinden doğan bu İhvan üs-Safa daha çok Yeni-eflatunculuk görüşünün etkisi altında idi. C. Brockelmann, bunların görüşlerinin temellerini şöyle açıklıyor : “İran’ın Tanrı’nın esirgeyiciliği fikriyle Hermetizm kökenli Gnostik kurumlar, Yunan felsefesinin unsurları ve aydınlıkların Mani dini, Ön asya (Anadolu) ırkının miras olarak doğuda yayılmış olan esrarengiz eğilimlerine uygun düşen batıni doktrini halinde birbirine karıştı ve şan şöhret düşkünü kışkırtıcılar tarafından türlü zamanlarda en iyi politika aracı olarak kullanıldı. Bu kurallar edebi biçimlerine yüzyıl sonra “Halis kardeşler”in ansiklopedik eserlerinde erişti.”

İhvan-ı Safa topluluğunun üyeleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamakta eldeki bilgiler ise topluluğa karşı olanların eleştiri ve haberlerinden günümüze yansıyanlardan oluşmaktadır.

Eser ve etkileri

İhvan üs-Safa düşünce ve görüşlerini, felsefi inançlarını “risaleler” yani dergiler adı verilen 52 kitapta toplamıştır. Başkanlığını Zeyd b. Rufaa, sekreterliğini Ebu Süleyman’ın yaptığı Risaleler Gazali (1058-1111), İbn Arabi (1165-1240) gibi İslam dünyasının bilginleri, kelamcıları, filozofları ve sufileri üzerinde geniş bir etki bırakmış, yazarları tarafından felsefe ile dinin uyumunu sağlamaya çalışan, Aristo ve Platon felsefeleriyle, Hermetik öğretileri, Yeni Fisagorculuğu, Sabiilerin öğretileri İslami öğretileri birleştirerek sunulmuştur.

Bu risaleleri yazanlar şunlardır:

el-Mukaddesî, Ebu’l-Hasan Ali bin Harun ez-Zencanî, Muhammed bin Ahmet el-Nehracûrî, el-Avfi, Zeyd bin Rifaa

Risalelerin incelenmesinden anlaşıldığına göre “El-İhvan üs-Safa” çığırı, eski Hint ve İran kültür ürünlerine, felsefi-dini görüşlerine yabancı değildir.

Varlık anlayışları

İhvan üs-Safa’nın üzerinde durduğu ana konular; dünyanın ilahi kaynağı, ruhun Tanrı’ya dönüşü, ilahi niteliklerin ve ruhun özüdür. Dünya Tanrı’dan fışkırmıştır (sudur etmiştir). Bu çıkış vetiresi derece derece olmuştur:

1. Tanrı birliği (vahdet-i ilahi) aşamasında; bütün varlık türleri birlik içinde, Tanrı özündedir. Burada tek varlık Tanrı’dır.

2. el-Akl aşamasında; yönetici, denetleyici, öğretici, yol gösterici özellikleri bulunan; tanrısal varlık olan us (akıl) oluşur. Bu oluşma da bir fışkırmadır.

3. el-Nefs, diri varlıkların özünü oluşturan, nitelik bakımından usla yakınlığı bulunan bir güçtür.

4. İlk madde (maddi ûlâ), yer kaplayan varlıkların oluşturucu gerecidir.

5. Dehr (evren), bütün varlık türlerini kuşatan bütündür.

6. Ecsam (cisimler-nesneler), yer kaplayan tek tek varlıklardır.

7. Eflak (gök katları), ayrı ayrı özellikler taşıyan varlık alanlarıdır.

8. Anâsır (ilkeler yani elemanlar), varlık türlerini oluşturan kurucu özlerdir. Evreni dolduran bütün varlık türleri bu ilkelerin belli oranlarda, belli bir düzene göre, birleşmesiyle biçimlenir.

9. Madenler, bitkiler ve hayvanlar (cemâdât, nebâtât ve hayvanât), evrende bulunan bütün varlık türlerinin toplandığı üç büyük bölümdür. Yeryüzünde görülen ne verse bu üç türden birine bağlıdır.

Bu varlık katları, belli bir diziye göre bir öncekinden doğar. Yaratılış, Tanrı’dan çıkış ile başladı, son varlık katında bütünlüğe ulaştı. Bu çıkış, Tanrı’nın özünden güçlü bir fışkırma niteliğindeydi. Bu nedenle yoktan var etme diye bir olay yoktur, var olan Tanrı’dan, görünüş alanına çıkarak biçimlenme vardır.

Bilgi anlayışı

Bilgi, üç aşamalıdır:

1. Duyular aşağı varlık katlarının bilgisini verir. Çevremizde bulunan nesnelerin, yer kaplayan varlıkların bilgisi yalnız duyu verileriyle sağlanır.

2. Kanıtlama yoluyla daha üstün varlıkların bilgisi kazanılır.

3. Us, sezgi ile insan kendi özünün bilgisini sağlar, kendi kendini bilir. Kendini bilmek bilginin en yüksek aşamasına ulaşmaktır.

Akıl, insanı başarıya ulaştıran en güvenilir yetidir, varlık aşamalarında Tanrı’dan ilk fışkıran akıl olduğundan Tanrı’ya en yakın olan da odur.

İhvan üs-Safa filozofları Kuran’ı değişmeceli olarak yorumlama yolunu benimsemişlerdir. Savundukları uscu görüş, imanı ustan üstün sayan, İslam bilgelerinin tepkisiyle karşılaşmıştır.Kur’an ile Hadis’ten kaynaklanan düşünce çığırlarının aşırı suçlamaları İhvan üs-Safa filozoflarının etkisini azaltmamıştır. Aktöre sorunlarını yaşama ortamındaki davranışlarla dile getiren bu uscu görüş, insanı bir “us varlığı” olarak yorumlamıştır.

İnsan anlayışı

Onlara göre insanın kötülüklerden, geçici eğilimlerden sıyrılıp, mutluluğa ulaştırıcı bir ahlak ilkesine kavuşması için bilgi gereklidir. Eski Yunan eğitim ve öğretim ilkelerini benimseyen İhvan üs-Safa, dört bölüme ayrılıyordu :

12-30 yaşlar arasındaki gençlerin katıldığı ilk bölümde öğretmenlerin sözlerine uymak, onların gösterdikleri yolda yürümek, düzenli bir nefis eğitimine alışmak gereği vardı.

30-40 yaşlar arasında olanların girdiği ikinci bölümde Dünya ile ilgili felsefi bilgiler öğretilirdi.

40-50 yaşlar arasında olanlar ilahi bilgiler üzerinde çalışırlardı. Bu basamağa erişenler bir takım ilahi sırlar öğrenir ve peygamberlere eşit sayılırdı.

Elli yaşından yukarı olanların kabul edildiği bölüme yükselenler “Melaike-i Mukarribin” denen ve Tanrı’ya en yakın melekler sırasındadırlar. Bu son sıraya girenler, içinde bulunduğumuz alemin ve şeriat kanunlarına bağlı bütün olayların üzerinde bir değer taşırlar.

Din anlayışı

Madde bütün kötülüklerin, eksikliklerin kaynağıdır. Bu yüzden maddeye bağlanmak kişiyi kötülüğe, eksikliğe sürükler.

Tin, Tanrı’dan fışkırmıştır, bütün evreni kuşatır, engindir. Bütün öteki tinler, bu engin tinin bir bölümüdür.

Bunlara göre insan bedeni yok olduktan sonra ruh, Tanrı’ya dönecektir. Bütün alemi kuşatan engin ruhun kaynağı olan Tanrı’ya dönüş, büyük diriliştir (ba’s-ü Ba’d el-mevt).İhvan üs-Safa çığırına bağlı kalanların ölümü ise, ruhların geldikleri yere dönmelerinden dolayı küçük diriliştir. Öz olan soylu ve yüce olan, ruhtur. Beden geçicidir, ölümlüdür.

İhvan-ı Safa’ya göre insanlar kusurlu da olsa mevcut dinlerden birini seçmelidirler çünkü bu dinsiz olmaktan daha iyidir, ayrıca her dinde hakikatin çeşitli unsurları bulunmaktadır. Mezhepler konusunda da İhvan-ı Safa liberal bir tutum takınmakta ve takipçilerine mezhep taassubundan uzak durmalarını öğütlemektedir. İnanç bir seçim işi olduğu için bu konuda kişilerin zorlanmasından, herhangi bir dine inanmaya mecbur tutulmalarından yana değildirler İhvan-ı Safa yazarları. Ancak dinin topluma ilişkin bazı kuralları toplumun huzur ve refahını sağlamaya yönelik olduğundan sosyal düzenlemelerin konusu haline gelebilir.

Kutsal kitaplardaki yaratılış, Adem, şeytan, hesap günü, cennet ve cehennem gibi metafizik hususların mecazi şekilde anlaşılması gerektiğini düşünen İhvan-ı Safa bu kavramlara birer sembol olarak yaklaşırlar. Kavramların arkasındaki sembolik manaya ulaşamayan kişiler (İhvan-ı Safa terminolojisinde Avam denir) bu ifadeleri sözlük anlamlarıyla algılar. Örneğin melekler, cin, şeytan İhvan-ı Safa’ya göre tabiat kuvvetlerinin (el-kuvvetu’t-tabiiyye) sembolleridir.

İbnünnefis kimdir?

1210-1288) Küçük kan dolaşımını bulan ünlü İslam alimi.Tam adı İbnü’n-Nefis Alaaddin Ebu’l-Alâ Ali ibn Ebi’l-Hazm el-Kureşî ed-Dımeşkîdir. 1210-88 yılları arasında yaşamıştır. Şam’da dünyaya gelen İbnü’n-Nefîs, Nureddin Zengi tarafından 12. yüzyılda kurulan hastanede (el-Bimaristan en-Nuri) tıp ilmini öğrendi. İlk hocası Abdurrahim ibn Ali el-Dahvar’ın yanında tıp eğitimini tamamladı ve Kahire’ye yerleşti. Nâsırî Hastanesinde vazife yaptı ve birçok talebe yetiştirdi. Talebeleri içinde en meşhur olanı, cerrahlıkla ilgili bir eser yazan İbnü’ l-Kuff tur. İbnü’n-Nefîs, fâkih olarak Kahire Mansuriye Medresesi’nde ders vermiş, ayrıca gramer, mantık ve felsefe ile de meşgul olmuştur. İbnü’n-Nefîs’in eserleri arasında en çok tanınanı Mu’cez olup İbnü’s-Sina’nın Kanun’unun bir çeşit özetidir. En büyük keşfi ise akciğer dolaşımını bulmasıdır.

Küçük Kan Dolaşımının İbnü’n- Nefis Tarafından Bulunduğunun Ortaya Çıkarılması

1553’te İspanyalı Michael Servetus’un bir dolaşım nazariyesinden bahsedip buna ‘küçük kan dolaşımı’ veya ‘akciğer dolaşımı’ adını vermesinden ve onu takiben İtalyalı Colombo ve Cesalpino’nun Galen’in başarısız modelinden yaptıkları bazı düzeltmelerden sonra 1616 yılında William Harvey, Galen nazariyesinin hatalarını tamamen gösterdi ve yeni bir akciğer dolaşım teorisi ortaya koydu. Günümüzde geçerli akciğer dolaşım sistemi modelinin ilk defa W. Harvey tarafından keşfedildiği bilgisi, 1924 yılına kadar değişmeden kaldı.

1924 yılında Freiburg Tıp Fakültesinde ilim tarihinin çehresini değiştirecek bir hâdise oldu. Muhyiddin Tantavi adlı Mısırlı genç bir Müslüman, Almanca bir doktora tezi hazırladı. Bu genç doktorun tezi, bazı Alman profesörlerin dikkatini çekti. Çünkü tezde, ilk defa, küçük kan dolaşımının İbnü’n-Nefîs adında bir Müslüman ilim adamı tarafından bulunduğundan bahsediliyordu. Profesörler buna bir türlü inanamıyorlardı. Onlara göre bu mümkün değildi. Bunun üzerine tezin bir kopyası, o sıralarda Kahire’de bulunan Alman doktor Mayerhof’a gönderildi. Dr. Mayerhof, Tantavi’yi doğrulamakla kalmayıp daha sonra yazdığı makalede bunları açıkladı. Evet, akciğer dolaşımını ilk bulan İbnü’n-Nefîs’ti. 1553’te Servetus, 1559’da Colombo, 1628’de Harvey kan dolaşımı hakkında tek söz etmeden asırlar önce İbnü’n-Nefîs akciğer dolaşımını keşfetmişti.

Bugün M. Servetus’un Îbnü’n-Nefîs’ten haberdâr ve Colombo’nun, Servetus’un kitabından bilgi sahibi olduğu, hattâ Îbnü’n-Nefîs’in kitaplarının tercümesi ile uğraşan bir kişi ile temas ettiği anlaşılmaktadır. Colombo kalp dolaşımı konusunda önemli katkıları olan bir araştırıcıdır. İtalyan anatomi okulunun diğer meşhur hocaları Fallopius ve Fabricius da Padua’da çalışmışlar ve bunlardan sonuncusu tıp eğitimini İtalya’daki Padua Üniversitesi’nde yapan W. Harvey’in en çok istifade ettiği kişi olmuştur. Bu üniversitede Kuzey Afrika Müslümanlarının tesirinin fazla olduğu da bilinmektedir.

İbnü’s-Sina, tıp başta olmak üzere 29 ayrı konudaki keşifleriyle Avrupalı ilim adamlarına öncülük yapmış, Zehravî, cerrahlığı bağımsız bir ilim haline getirmiş. 200 kadar ameliyat aletinin resimlerini çizmiş; Razi çiçek ve kızamık hastalıklarını keşfetmiş ve bu konuda ilk eser veren ilim adamı olmuştur. Akşemseddin mikrobu keşfetmiş: İbnü’r-Rüşd retina tabakasının fonksiyonundan ilk bahseden kişi olmuş; Ali ibn Abbas çağımızın modern ameliyatlarına uygun bir tarzda kanser ameliyatı yapmış, İbn Cezzar cüzamın sebep ve tedavilerini göstermiştir.

Dr. Sigrid Hunke’nin şu sözleri zikredilmeye değer:

“Tantavi’nin bu buluşu gösterdi ki, İslâm âlimleri teorilere uygunluk derecelerine ve önce vukua gelip gelmediklerine bakmadan, kritik deneme, titiz gözlem ve peşin hükümsüz araştırmaya gayret gösterme hususunda Orta Çağdaki Hıristiyan meslektaşlarına göre daha azimli ve daha kararlıydılar.”

Arthur Pellegrin’in şu sözleri ile bahsimize son verelim:

“Bütün Orta Çağ boyunca Müslümanlar bilhassa tıp sahasında inkârına imkân olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakikî ilim adamları olan Müslüman hekimler hastalıkların kaynağı ile seyrini, klinik gözlemler ve belki de otopsilerle derinden derine tetkik etmişlerdi.”

İbn Türk kimdir

Cebir’in temelini atan İslam bilginidir.Tarihte Türk lakabını taşıyan nadir Türk bilim adamlarındandır. Harezmi’nin çağdaşıdır. Cebir konusunda yazmış olduğu kitabın ancak küçük bir bölümü bugün elimizde bulunmaktadır. Burada, özel tipler halinde gruplandırılmış ikinci derece denklemlerinin çözümleri, Hârizmi’ninkilerden daha ayrıntılı olarak verilmiştir.

Mesela x² + c = bx denkleminin, diğer denklem tiplerinden farklı olarak iki çözümü olduğunu ayrı ayrı şekillerle göstermiş olduğu halde, Hârizmi bir tek şekil kullanmıştır; ayrıca Abdülhamid ibn Türk, c * (b/2)² durumunda çözümün imkansız olacağını da şekil vererek kanıtlamıştır. Bu nedenle İbn Türk’ün açıklamasının Hârizmi’ninkinden daha mükemmel olduğu söylenebilir.

İbn Türk’ün söz konusu cebir kitabı, Hârizmi’nin ilk cebir kitabı yazarı olma özelliğini şüpheli bir hale getirmektedir, buna rağmen Hârizmi’nin cebir tarihindeki etkisi tartışılamaz önemdedir

İbn-i Heysem

Doğum :965-Basra Irak

Ölüm :1038-1040-Kahire Mısır

İbn-i Heysem, tam adı: Abū ‘Alī al-Hasan ibn al-Hasan ibn al-Haytham, Latince: Alhacen ya da Alhazen), Arap fizikçi, matematikçi ve filozoftur. 965’te Basra’da doğdu, 1038 – 1040 arasında Kahire’de öldü.

Tahsile Basra’da başladı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini de burada öğrendi. Tahsilinin bir kısmını tamamladıktan sonra, Bağdat’a giderek bilhassa; matematik, fizik, mühendislik, astronomi, metalürji gibi fen ilimlerini öğrenip, şöhrete kavuştu. Öğrendiklerini uygulama safhasına koymak için çok gayret gösterdi. Birçok önemli neticeler ve başarılar elde etti. O zaman cehlin içinde bulunan ve karanlık günler yaşayan Avrupa ile diğer yerlere İslam alemindeki ilim, kültür ve parlak medeniyet ışıklarını sunan binlerce alimden biri de İbn-i Heysem oldu.

İbn-i Heysem’in başarıları diğer memleketlerde duyulunca, Mısır’da hüküm süren Şii-Fatimi Devleti hükümdarlarından El-Hakim kendisini Mısır’a davet etti. İbn-i Heysem, Mısır’a gitmeden önce, Nil Nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bazı teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil nehrinden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. Projesini Fatimi Sultanı El-Hakim’e açıklayınca, sultan projenin gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, Nil Nehri boyunca ilmi ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanmasının o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i Heysem, El-Hakim’in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerek birçok eser yazdı. İlim tarihçilerine göre, İbn-i Heysem’in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i Heysem, Birûni ve İbn-i Sina ile çağdaştı.

İbn-i Heysem, çağının bütün ilimlerinde otoriteydi. Fevkalade keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekaya sahipti. Aristo ve Batlemyüs’ün eserlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. Bunları özetleyerek Arapçaya tercüme etti. Ayrıca tıp ilminde de derinleşti. Geometriyi mantığa uyguladı. Euclid ve Apollonius’un geometrik ve sayısal metotlarını geliştirdi ve pratik uygulama alanlarını işaret etti. Geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasında katkıda bulundu. Eski medeniyetlerden intikal eden matematik, geometri ve astronomiyi tedkik ederek ilmi tenkitlerini ortaya koydu ve bu sahalarda kendi nazariyelerini geliştirerek ilim alemine sundu. Mesela; Aristo ve Batlemyüs’e ait olan dünyanın, kainatın merkezi olduğu şeklindeki görüşleri üzerindeki şüphe ve tereddütlerini ifade etti. Dünya merkezli bir kainat sisteminin kesin olmayacağını, uzayda daha başka sistemlerin de bulunabileceğini ve güneş sisteminin mevcut olduğunu söyledi. Nitekim İbn-i Heysem’den yüzlerce sene sonra önce, İbn-i Şatır ve Batruci sonra Newton ve Kepler, Güneş sistemi nazariyesini kabullenmişler ve yer kürenin bu sistem içinde bulunduğunu söylemişlerdir.

İbn-i Heysem’ın Eserleri

İbn-i Heysem’in yüzü aşkın eserlerinin en meşhur ve geniş muhtevalı olanı Kitab-ül-Menazir’dir. Eser, yedi bölümden meydana gelmiştir.c.ronaldo amauri balotelli krıstıyon amauri balotelli messi amauri maldini ndnnnvm ibni heysem yeti, gözün özellikleri, ışık ve özellikleri, ışığın aydınlatmasının nasıl olduğu, göz ile ışık arasına giren nesneler, gözün anatomik yapısı, gözün faydaları;

İkinci bölümde

Görülebilen şeyler, görülmeyi sağlayan sebepler, görülmenin nasıl olduğu, gözün bu şeyleri birbirinden nasıl ayırt edebildiği;

Üçüncü bölümde

Gözde veya görmede meydana gelen yanılmalar ve bunların sebepleri, gözün yanılmasıyla bilgide meydana gelen yanılmalar, düşünce ve araştırmalarda vaki olacak hatalar;

Dördüncü bölümde

Parlak cisimlerden ışığın yansıması yoluyla gözün bunları görmesi, gözde bunların görüntülerinin meydana gelmesi;

Beşinci bölümde

Görüntülerin, hayallerin yerleri;

Altıncı bölümde

Işıkların eşyadan göze yansıması yoluyla görmede meydana gelebilecek yanlışlık ve hatalar, bunların sebepleri, düzlem aynalarda, küresel tümsek aynalarda, silindirik tümsek aynalarda, konik tümsek aynalarda, küresel çukur aynalarda, silindirik çukur aynalarda ve konik çukur aynalarda ışıkların yansıması ve bütün bunlardan dolayı görmede meydana gelebilecek yanılmaları ve değişik görüntüleri;

Yedinci bölümde

Işınların çeşitli şeffaf cisimlerden geçişi, ışık demetlerinin doğrusal yayılışı, şeffaf cisimlerin içindeki katı cisimlere tesadüf eden ışık huzmelerinin yani demetlerinin kırılıp yansımaları, kırılma olayının incelenmesi ve nasıl meydana geldiği, bundan meydana gelen hatalı görüntüler veya yanlış görme olayları anlatılmaktadır.

İbn-i Heysem’in bu meşhur eseri, ortaçağda beş defa Latinceye çevrilmiş olup, bütün Avrupa üniversite ve ilim merkezlerinde tanınan tek müracaat eseri durumundaydı. Eser, 1572 senesinde Risner tarafından Opticae Thesaurus Alhazeni Arabis Libri ismiyle Latinceye çevrilerek İspanya’nın Bale şehrinde bastırılmıştır. Kemaleddin Farisi isimli bir Müslüman fen alimi bu eseri açıklayarak genişletmiş ve Tenkih-ül-Menazir adını vermiştir. Kitab-ül-Menazir, 1948 senesinde Kemaleddin Farisi’nin yaptığı şerhle beraber Hindistan’ın Haydarabad şehrinde basılmıştır.

İbn-i Heysem’in yazdığı diğer eserlerden bazıları şunlardır

Kitab-ül-Cami’ fimaldini

Usûl-il-Hisab: maldiniMatematiğin esasları ve metodolojisi ile ilgili bu eserinde, matematik, geometri, cebir, geometrik analiz gibi temel konuları izah etmiş, örnek çözümler ortaya koymuştur.

El-Muhtasar fi İlm-il-Hendese: Euclid geometrisinin tedkik ve tenkidine dairdir.

Kitabun fihi Rüdûd alel-Felasifet-il-Yunaniyye ve Ulema-il-Kelam: Eski Yunan filozoflarına ve onlara uyan bazı kelam alimlerine reddiye olarak yazılmıştır.

Kitab-ül-Ezlal: Ay ve güneş tutulmaları hakkındadır.

Risaletün fi Keyfiyet-ül-Ezlal: Gölgenin meydana gelmesi incelenmiştir. Eser, 1907 senesinde Almancaya çevrilerek bastırılmıştır.

Kitabun fi İlm-il-Hendese vel-Hisab; Matematik-geometri ile ilgilidir.

Kitabun fil-Cebri vel-Mukabele.

Makaletün fi İstihracı Semt-il-Kıble fi Cami-il-Meskûneti Bicedavilin: Bütün dünyanın o zamanki yerleşim merkezlerinde kıblenin nasıl bulunacağının hesaplanması ve bunların cetvelleri ile ilgilidir.

Risaletün fi Şerhi İtticah-il-Kıble:balotelli amauri Kıblenin bulunması hakkındadır.

Kitabun fi Hayat-il-alem: Kainatın düzeni ve sistemi hakkındadır. Eser, İspanyolca, Latince ve İbraniceye çevrilmiştir.

Kitabu Hey’et-il-alem,

Risaletün amil-il-Ayni vel-İbsar: Gözün yapısı ve görme olayının incelenmesi hakkındadır.

Şerh-ü Mecisti ve Telhisihi,

Kitabün fi aletiz-Zıl,

Kitab-ut-Tahlili vet-Terkib-il-Hendesiyyin.

Bu eserlerinden başka, Mutezile fırkasına, mantıkçılara ve diğer fen ve ilim erbabına cevaben birçok reddiyeler ile kendisine sorulan fen sorularına verdiği cevapları bildiren risaleleri de vardır. İbn-i Heysem’in fizik, astronomi, güneş ve ay sistemleriyle ilgili o kadar çok eseri vardır ki, bunların bir kısmından bastırılarak hazırlanan kitaplar Hıristiyan ve Yahudi aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. Muhtelif ilim dallarında ortaya koyduğu terimler bugün hala kullanılmaktadır. Astronomideki modern başarıların kaynağı, İbn-i Heysem’in parlak görüş ve teorilerinden kaynaklanmaktadır. Apollo ile Ay’a inen ilk astronotlar, orada gördükleri muhteşem kraterlere önemli adlar verirken, bir tanesini de İbn-i Heysem olarak isimlendirdiler.

Thomas Midgley kimdir


Thomas Midgley, bilimin endüstriyel uygulamalarına merak salan Amerikalı kimyager ve mühendisti. Hayatı boyunca övülmesine rağmen, kurşunlu benzini ve kloro floro karbon gazını bulması nedeniyle atmosfere en çok zararı dokunan kişi olarak tarihe geçti