Abdullah bin Ahmed el-Baytar Kimdir

İbn el-Baytar (veya İbn Baytar, İbni Baytar), tam künyesi ile Ebu Muhammed Abdullah bin Ahmed bin el-Baytar ( ? – ö. 1248) Arap bilim adamı, botanikçi, eczacı ve hekim. Endülüs’ün en önemli bilim adamlarından olan İbn Baytar, İslam’ın Altın Çağı’nın ve Müslüman Tarım Devrimi’nin en büyük eczacı ve botanikçilerinden biri sayılmaktadır.

Hayatı

Málaga isimli Endülüs şehrinde 12. yüzyılın sonlarında doğan İbn Baytar, Málaga’lı botanikçi Ebu Abbas el-Nebati’den botanik dersleri almış ve hocasıyla birlikte İspanya ve İspanya yakınlarından bitki örnekleri toplamaya başlamıştır. El-Nebati o dönemlerde bilimsel bir yöntemin temellerini atmıştı; testlerde ampirik ve deneysel teknikler kullanıyor, birçok tıbbî malzemeyi (materia medicayı) saptıyor ve tanımlıyor, gerçek deneyler ve gözlemler sonucu ulaşılan bilgilerle doğrulanmamış bilgileri ayrı ayrı kategorize ediyordu. Nitekim benzeri bir yöntem de İbn Baytar tarafından daha sonra kullanılmıştır.

1219 yılında İbn Baytar, İslam topraklarının her yöresinden bitki örnekleri toplamak amacıyla Endülüs’ü terk etti. Afrika’nın kuzey sahilinden Anadolu’ya kadar yol almış, Bugia (bugün Bejaia), Konstantinopolis (bugünkü İstanbul), Adalia (bugünkü Antalya), Tunus, Trablus gibi yerleri gezmiştir. 1224 yılından sonra Eyyubi sultanı el-Kamil’in yanında baş şifalı bitki uzmanı olarak çalışmaya başlamış, sultan Şam’a kadarki bölgeyi kontrolü altına alınca onunla birlikte bölgeye giderek Suriye’den de bitki örnekleri toplama fırsatı bulmuştur. Şam’da 1248 yılında vefat etmiştir.

Eserleri

Kitab el-Cami’fi el-Adviyye el-Müfredah

İbn Baytar’ın baştapıtı Kitab el-Cami’fi el-Adviyye el-Müfredah isimli eseridir. Eser uzun bir süre önemli bir botanik otoritesi olma özelliğini kaybetmediği gibi, eczacılık açısından da büyük önem taşımıştır; zira eserde, yaklaşık 300’ü tamamen kendi keşfi olan, en azından 1400 farklı bitki, ve ilacın ansiklopedik tanım ve tarifleri yer almaktadır. Eser 1758 yılında Latince’ye çevrilmiş, 19. yüzyıla kadar Avrupa kullanılmaya devam edilmiştir. Eser ayrıca kendinden önceki 150 kadar Arap, 30 kadarsa Yunan müellife referans içermektedir.

Ebu Maşer Belhi Kimdir

Bağdat’ta yetişen büyük astronomi âlimi. (785–886) Med-cezir olayını (gel-git) ilk keşfeden bilgindir.

İsmi, Cafer bin Muhammed bin Ömer el-Belhîdir. 785 (H.169) senesinde Belhte doğduğu, kaynaklarda zikredilmekteyse de bu tarih kesin değildir. Batı ilim dünyasında Albumasar ismiyle meşhur oldu.

886 (H.272) senesi Mart ayının sekizinde Vasıt şehrinde vefât etti.

Ebû Maşer, ilk ilmî çalışmalarını İran Tarihi, Horasanda konuşulan yerli diller ve Hint kültürü üzerinde yaptı. Hadis ilminde büyük âlimler arasında yer aldı. İlim öğrenmek için gittiği Bağdat’ta astronomi ilmine yöneldi. Bıkmadan, yorulmadan yaptığı çalışmalar ve hırsı sayesinde devrinin en büyük astronomları arasına girdi. Astronomi alanındaki çalışmalarında hocası Sened bin Âlinin eserlerinden faydalandı.

Ebû Maşer, büyük âlim Bettânî ile aynı zamanda yaşamıştır. Eserleri Avrupa’da astronomi ve matematik ilimlerinin gelişmesinde derin etkiler bıraktı. Kendi adıyla anılan meşhur hesaplama metodu, asırlar boyunca astronomi ilimleri sâhasında temel müracaat noktası oldu.

İlk defa med-cezir hâdisesini keşfeden Ebû Maşer, bunun mahiyetini ve ay ile olan münasebetini bildirdi. Bu bilgiler sonra Avrupa ilim çevrelerine intikal etti. İlim tarihi araştırmacılarından Philip K. Hitti: “Gel-git olayının prensip ve kânunlarını Avrupa’ya öğreten, bu alandaki teoriyi ilk defa ortaya atan Ebû Maşerdir.” demektedir.

Ebû Maşer ayrıca enlem derecelerini uzunlukları hakkında da fikirler ileri sürmüştür. Onun gerek med-cezir ile ilgili, gerekse enlem derecelerini hesaplama konusundaki açıklamaları, astronomik coğrafyada Avrupa’ya yol gösterdi.

Eserleri:

Ebû Maşerin astronomi ve vakitlerin hesaplanmasına dair birçok eseri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1) Zîc-ül-Kebîr: Bu eserde yıldızların hareket ve faaliyetlerini incelemektedir. Eser, astronomiye dair bir hayli bilgi ihtiva etmekte ise de bunların teknik izahlarına girilmemiştir. 2) Zîc-ül-Kırânât: Zîc-üs-Sagîr de denilen eser, yıldızların mevkilerinin tayini ile ilgili bilgileri ihtiva etmektedir.

3) Kitâb-ül-Emtâr ver-Riyâh: Yağmurlar ve rüzgârlara dair olan bu eser, Hind âlimlerinin görüşlerini aktarmaktadır.

4) Kitâb-ül-Medhal ilâ İlmi Ahkâm-in-Nücûm. Eser çeşitli târihlerde Avrupa’da basılmıştır.

Abu Kamil şuca kimdir

Batıya matematik ilmini tanıtan bilgin olarak tanınır.

Meşhur Müslüman cebir ve matematik alimi. İsmi Şuca’ bin Eslem bin Muhammed Hasib el-Mısri olup, künyesi Ebu Kamil’dir. Mısır’da hesap makinası anlamına gelen Al Hasib ve Al Misri isimleriyle de bilinir. Hayatı hakkında çok detaylı bilgiler olmasa da Cebirin temellerini oluşturan Harazmi ile Haraci arasında bağ kurarak Cebirin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.. Kaynaklarda 850-950 (H. 236-339) seneleri arasında yaşadığı ifade edilmektedir. Aslen Mısırlıdır. Ebu Kamil Şuca’, matematik ve bilhassa cebir sahasındaki başarılarıyla dikkat çekti. Ünlü matematikçi Harezmî ile aynı devirde yaşadı. Harezmî’nin eserlerinden çok istifade etti. İkinci dereceden cebir denklemlerini, Harezmî’nin metodu ile çözüyordu.

Fibonacci’nin kitablarının oluşmasında da temel bir rol oynamıştır.

Bununla yetinmeyen Ebu Kamil, bu çözüm metodlarına bazı orijinal izahlar getirdi. Lineer (birinci dereceden), kuadratik (ikinci dereceden) ve daha üst derecedeki denklemler, belirsiz denklemler ve tam sayı problemlerine ait çözüm yolları ortaya koydu. Cebir tarihinde ilk defa olarak ikinci derecenin üstünde denklemlerin çözümünü tam bir hassasiyetle gerçekleştirdi. Bu yüzden ona, Harezmi’den sonra ikinci cebir teorisyeni gözüyle bakılmaktadır. Cebirdeki bu otoritesini, İslamiyette fıkıh bilgisinin en mühim konularıdan birisi olan feraiz (miras taksimi) hesaplarının çözümünde kullandı. Ebu Kamil Şuca’ın en meşhur eseri Kitab-ül-Cebr vel-Mukabele adlı kitabıdır. Bu eserinde Harezmi’nin cebirini geliştirmek gayesini gütmüştür. Eserin önsözünde Harezmi’ye olan şükranlarını dile getirmiş, birinci bölümünde Harezmi’nin cebirini özetleyip ilavelerle açıklamıştır. Burada katsayıları irrasyonel (köklü) sayı olan karışık ikinci derecede denklemlerin çözümlerini göstermiştir. Böylece, Yunanlıların irrasyonel sayılarla ilgili yanlış bilgilerini çürütmüştür. Eserin ikinci bölümünde, kendinden önce gelen Yunan ve İslam cebircilerinin çözmekte güçlük çektikleri hatta çözemedikleri geometrik problemlerin, kendi keşfi olan, cebirsel çözüm metoduyla kolaylıkla çözülebileceğini ortaya koymuştur. Bu bölümde çözdüğü problemler, bir daire içinde çizilmiş eşkenar beşgen, ongen ve onbeşgenin kenarının uzunluğunun nümerik olarak tayinini ihtiva etmektedir. Bu kenarları cebirsel denklemlerle hesaplayarak, cebirsel denklemleri öklit geometrisine uygulamıştır. Eserin üçüncü bölümüne, ikinci dereceden belirsiz eşitlikler ve bu tür eşitlik sistemleriyle başlamaktadır. Kendisi bu eşitliklerin bazılarının yeni, bir kısmının daha önce incelenmiş olduğunu söylemektedir. Bu ikinci tip eşitlikler Ebu Kamil’in, Diophantos ve Aritmeticca’nın tesiri altında kalmadığını göstermektedir. Ebu Kamil, bu denklemlerden sonra, birinci dereceden denklem sistemlerini de ihtiva eden eğlendirici (dinlendirici) matematik problemleri üzerinde durmaktadır. Eserinin sonunda muayyen bir sayıdan başlayan sayıların karelerinin toplamını veren ifadeler üzerinde bilgi verilmektedir. Kendisini, El-Kerhi ve Ömer Hayyam takib ettiler. Batı aleminde ise Leonardo Fibonacci, Ebu Kamil’in metodunu benimsedi. Florian Cajori, matematik tarihi ile ilgili eserinde, miladi 13. asrın ortalarında Ebu Kamil’in eserlerinin batı bilim dünyasında ve İslam aleminde matematik ilimleri dalında yegane başvuru kaynağı olarak kabul edildiğini ifade etmektedir.

Ebu Kamil Şuca’nın yazdığı eserlerden bazıları şunlardır:

1)Kitabu Kemal-il-Cebri ve Temamihi ve-Ziyadetihi fi Usulihi: Bu eserinde Harezmi cebrini olgunlaştırdı ve yeni cebir metodları geliştirdi. Eserde, Ebu Berze’yi tenkid etti ve cebirdeki hatalarını ortaya koydu.

2)Kitab-ut Taraif-fi’l-Hisab: Bu eserde üç, dört ve beş bilinmeyenli denklemlerin çözüm metodları, örnekleriyle izah edilmektedir. Cebir problemlerinin çözümünde nesneler yerine harfler sembol olarak kullanılmaktadır. Eserin bir nüshası Hollanda’nın Leiden şehrindeki ünlü kütüphanede bulunmaktadır.

3) Kitab-üş-Şamil fil-Cebr vel Mukabele,

4) Kitab-ül-Vesaya bil Cüzuri,

5) Kitab-ul-Cem’

vet-Tefrik,

6) Kitab-ül-Hataeyn,

7) Kitab-ül-Kifaye,

8) Kitab-ül-Mesaha vel Hendese,

9)Kitabü’t-Tayr,

10) Kitabul-Miftah-il-Felah,

11) Risale fil-Muhammes vel-Mu’aşşar.

Ebu Musa Câbir bin Hayyan kimdir

Avrupada çizilmiş Geber

Ebu Musa Câbir bin Hayyan (Geber ya da Geberus; d. 721 ya da 722 Horasan – ö. 808 ya da 815 Kufa), Abbasi döneminde yaşamış ve İslam bilimi’nin temelini atan efsanevî Arap veya Fars. Câbir bin Hayyan ilk pratik simya (alşimi) âlimdir. Orta Çağ Avrupası’nın Simya alanına büyük ölçüde etki etmiş ve Kimya’nın da esasını oluşturmuştur.

Günümüz dünyasında atomla ilgili ilk çalışmaların ingiliz fizikçi John Dalton (1766–1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman kimyacı Otta Hahn (1779–1868) tarafından ortaya atıldığı fikri yaygındır. Hâlbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Câbir bin Hayyan, maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söylemiştir. Atom hakkında, ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söylemiştir:

Maddenin en küçük parçası olan “el-cüz’ü la yetecezza” (ATOM) da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç oluşur ki bir anda Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allahü Teala’ın kudret nişanıdır.”

Böylelikle görülmektedir ki, Hayyan, Dalton ve Hahn’dan yüzyıllar önce bu buluşları gerçekleştirmiştir.

Kimyager ve Eczacı olan babasının oğlu olarak Horasan’da doğmuş ve Yemen’de okuduktan sonra Kufa’ya giderek Abbasi halifesi Harun Reşid’e saray âlimi olarak hizmet etmiştir.

İnbik

Kimya dışında Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400 ü aşan eser bıraktığı söylenirse de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır. Bazı eserlerinin aslında öğrencileri tarafından yazıldığı anlaşılmıştır.

Nitrik asit, Hidrojen klorür ve Sülfürik asit’in rafine ve kristalize yöntemlerini bulduğu Kral suyu’nu icat ettiği ve Sitrik asit, Asetik asit, Tartarik asid’i keşfettiği düşünülmektedir. İnbik geliştirmiş ve kendisinin ortaya attığı Baz kavramıyla Kimya’nın gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Kendisi o yüzyıldan atomun parçalayacağını görmüş büyük bir bilim adamıdır. Ayrıca daha sonra zehirlilerin zehirlisi olan arsenik tozunu elde eden ilk kişidir.

Agathodaemon, Hermes Trismegistus, Pisagor ve Sokrates’i saydığı ve Eski Yunan, Eski Mısır ve Şia Sofizminden etkilendiği düşünülmektedir.

Eserlerinden 12. yüzyılında Latinceye çevirilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, Simya ve Kimya kelimelerinin kökeni olmuştur.

Veysel Karani Kimdir?

Veysel Karani (d. 555-560 Karen, Yemen; ö. 657), H

İslam peygamberi zamanında yaşamasına rağmen annesine verdiği sözden ötürü onu baş gözüyle göremediği için Sahabe’den sayılmaz.

Sıffin Savaşı sırasında 657 yılında ölmüştür. Naaşını almaya gelen 3 kabilenin taşıdığı tabutlarda da keramet göstererek göründüğü söylenir. Böylece bu 3 ayrı kabilenin yerleşim yerleri olan Yemen ve Şam’da bulunan türbelerinin yanında Siirt ilinin Baykan ilçesinin Ziyaret beldesinde de bir türbesi olmuştur.Zokamir köyünden Seyda Seyyid Muhammed Nurani ona hep sofiler ile selam gonderirdi.

Kendisine gönderilmiş olan Hırka-ı Şerif, şimdi Hırka-i Şerif Camii’nde, soyundan gelenlerin himayesindedir.Tüm bu rivayetlere karşın, İslam tarihinin muteber kaynaklarında hakkında bilgi olmaması ve hayat hikayesi hakkında tutarsız rivayetler bu tarihi kişilik hakkında şüphe duyulmasını gerektirmektedir. Yunus Emre tarafından onuruna, ‘Yemen illerinde Veysel Karani’ adlı on kıtalık şiir yazılmıştır.

ırka-ı Şerif’in muhafızı. İslam’da anne sevgisinin büyüklüğüyle anlamlandırılmış bir din büyüğüdür. Babasının ismi Amir olduğu için tam adı Üveys Bin Amir-i Kareni’dir. Babasını 4 yaşında kaybetmiştir. Deve çobanlığı yapmıştır.

Ammar bin Yasir kimdir?

Ammar bin Yasir en tanınmış sahabelerden biridir. Şii Müslümanlara göre, Ali bin Ebu Talib’i destekleyen (Ali Şiası) Dört Sadık Sahabi’den biridir.

İslam Peygamberi Muhammed ile birlikte Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhacir Müslümanlardandır.

İslam öncesi

Ammar, İslam Peygamberi Muhammed gibi ‘Fil’ yılında (570) doğmuştur. Ammar, İslam’dan önce de Muhammed’in arkadaşıydı. Hatice el-Kübra ile evlenmesine vesile olanlardandır. Beni Adiyy kabilesinin kölelerindendi.

Müslümanlığı

Annesi, İslam’ı kabul eden yedinci kişi ve ilk Türk Müslüman olan Sümeyye bint Hayat, babası ise Yasir bin Emir idi. Ammar bin Yasir’in annesi ve babası, Muhammed’in akrabaları ve yakın dostları dışında İslam’ı kabul eden ilk kişilerdi. Putperest dini bırakıp İslam’ı seçmişlerdir. Hicret’ten (622) önceki son yıl içinde, Mekke müşrikleri onlara işkence yapıp onları çarmıha gerdirerek öldürmüşlerdir. Böylece Ammar’ın annesi ve babası, İslam’ın verdiği ilk şehitleriydi.

İşkence

Mekke Müşriklerinden Ebu Cehil, Peygamber Muhammed’in dostlarına işkence uygulardı. Ammar’ın ailesi en çok işkence görenlerdi. Ammar ve Bilal, Ammar’ın annesi ve babasının kaderini neredeyse paylaşacaklardı, ancak Hamza müşriklerin Ammar’ı ve birçok Müslümanı çölde sakladıkları yeri bulmuş ve onları kurtarmak için imdatlarına yetişmiştir.

Ebu Bekir’in hilafeti

İrtidad savaşları esnasında, Ammar, yalancı peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime’nin lideri olduğu Yamama Kabilesi güçlerine karşı savaşırken bir kulağını kaybetmiştir.

Ömer bin El-Hattab’ın hilafeti

Ömer, Ammar’ı Kufe (Irak) valiliğine getirmiştir.

Ali bin Ebu Talib’e sadakatı

Ammar bin Yasir, Ali’ye olan sadakatıyla ünlü olup, Şia tarafından Muhammed peygamberin ölümünden sonra onun hilafet hakkını en sadık bir şekilde savunanlardan biri olarak kabul edilmektedir. Bedir gazvesi kahramanlarındandır. Aynı zamanda bazı askeri birliğin komutanlığını yapmıştır.

Ölümü

Sıffin savaşı’nda (657) Muaviye güçleri tarafından öldürülmüştür. Onu öldürenler Ibn Havva Esaksaki ve Ebu el-Adiye idi.

İkrime (radıyallahu anh) anlatıyor: “İbnu Abbas (radıyallahu anh), bana ve oğlu Ali’ye:

“Ebu Said’e gidin, onun rivayet ettiği hadisi dinleyin! dedi. Biz de gittik. Onu, bakımını yapmakta olduğu bir bahçede bulduk.” (Bizi görünce) ridasını alıp sarındı. Sonra bize (en baştan) anlatmaya koyularak, mescidin inşaasını zikretmeye kadar geldi ve:

“Biz kerpiçleri tane tane taşıyorduk. Ammar (radıyallahu anh) ise (biri kendi, biri de Resulullah adına) ikişer ikişer taşıyordu. Resulllah (aleyhissalâtu vesselâm) onu gördü. Üzerindeki toprakları çırpmaya başladı ve:

“Vay Ammar’a! Onu bâği (asi) bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!” buyurdu.”

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Müjde sana ey Ammâr, azgın bir gurup (Muaviye ve taraftarları) tarafından öldürülüp şehît olacaksın.”

Takiyyüddin Rasıd kimdir?

İstanbul’da ilk rasathâneyi kuran astronomi, matematik ve hadis âlimi. İsmi, Muhammed bin Mâruf bin Ahmed Râsıd-üş-Şâmî olup, lakabı Takiyyüddîn’dir. Takiyyüddîn Râsıd diye meşhur oldu. 1525 senesinde Şam’da doğdu. Bir rivayete göre Kahire’de doğmuştur. Aslen Nabluslu aydın bir aileye mensuptur. Babası Mâruf Efendi kadı idi. Takiyyüddîn küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Zamanının usulüne göre tahsil görerek kadılık mevkiine yükseldi. Daha sonra ilim tahsiline devam etmek için Mısır’a gitti.

Şam’a döndüğünde Câmi-i Benî Ümeyye’de Buhârî kitabını okumakla vazîfelendirildi. Bir süre sonra da dersiamlığa, yani İslâm ilimleri profesörlüğüne yükseltildi. Bir ara İstanbul’a gelen Takiyyüddîn Râsıd, Edirnekapı Bala Medresesi müderrisliğine tayin edildiyse de o, Mısır’da kadılık yapmayı tercih etti. Daha sonra 1570 senesinde babasıyla birlikte İstanbul’a gelip, yerleşti. İstanbul’da devrin meşhur âlimlerinden çivi zade, Ebüssü’ûd Efendi, Azmizâde, Ali Kuşçu’nun torunu Kutbeddîn Efendi ve onun oğlu Mehmed Efendiyle Saçlı Emîri Efendinin ilim meclislerine katılıp, istifâde etti.

Takiyyüddîn Râsıd, İstanbul’a yerleştikten sonra, astronomi çalışmalarına ağırlık verdi ve bu alanda söz sâhibi oldu. 1571 senesinde devletin resmî müneccimbaşısı (astronomu) tayin edildi. Bu sırada meşhûr âlim Hoca Sa’deddîn Efendiyle tanıştı. Onun vâsıtasıyla Sultan Üçüncü Murâd Hanın huzuruna kabul edildi. Padişahın emriyle İstanbul Rasathanesini kurmakla vazîfelendirildi. Önceleri rasatlarını Galata Kulesinde yapıyordu. Rasathanenin inşasında Hoca Sa’deddîn Efendinin ve sadrazam Sokullu Mehmed Paşanın büyük yardımları oldu. Bu rasathane, şimdiki Beyoğlu’nda bulunan Fransız konsolosluğunun yanındaydı. Rasathanenin inşası 1577 senesinde tamamlandı.

Aynı senenin sonlarında İstanbul üzerinden geçen bir kuyruklu yıldız gözlendi ve kitaplara yazıldı. Takiyyüddîn Râsıd bu rasathanede dört sene deney ve gözlem yaptı. 1585 senesinde İstanbul’da vefat etti. Kabrinin yeri bilinmemektedir. Takiyyüddîn Râsıd, İstanbul Rasathanesinde ve özel imkânlarla yaptığı çalışmalarında birçok başarılar elde etti. Zamanı ölçmede, büyük başarı gösterdi. Rasat âletlerine saniye taksimatını ilk olarak koydu. Dört sene içerisinde yaptığı rasatlarla güneş cetvellerini tamamladı. Meyl-i Külliyi (bir gök cisminin yörüngesinden tam olarak sapması, tam deklinasyonu) 33° 26’ 48” olarak buldu. Bu rakam bugünkü rakamdan sâdece 36 saniye küçüktür.

Hâlbuki ünlü astronom Thyco-Brahe bunu iki misli hata ile 1’ 48” olarak bulmuştur. Güneşin sapmasını 2,5 saniye farkla 1° 55’ 9,3” olarak buldu. Thyco-Brahe ise bunu 3–4 misli hatayla tespit edebilmiştir. Ayrıca Takiyyüddîn Râsıd güneşin ortalama hareketini bugünkü değerine yaklaşık olarak hesapladı. Meridyenler arası zamanı ilk defa ölçtü. Güneş, ay ve yıldızların doğuş yerlerini, yıldızların enlem, boylam, doğuş ve eğim metotlarını ilk defa ortaya koydu. 60’lı sistem üzerine kurulan ve hâlen kullanılmakta olan derece, dakika ve saniyeyi ondalıklı bir şekilde ifade etti. Avrupa’da bu sistem yüz sene sonra 1670 senesinde Gabriel Mouton tarafından ortaya atıldı.

Eserleri

1) Et-Turuk-us-Seniyye: İlk eseri olup, mekanik ve su mühendisliğiyle ilgilidir.

2) El-alat-ür-Rasadiyyeli Ziyc-i Şehinşahiyye: İstanbul rasathanesinde bulunan aletleri tanıtan bir eserdir. Sultan Üçüncü Murad Han adına yazılmıştır. Eserde, dokuz rasat aleti tarif edilmiştir. Bu aletlerden bir kısmını ilk olarak kendisi yapmış ve kullanmıştır.

3) Cedavil-ür-Resadiyye: Astronomik gözlemler sonucunda yazılan cetvellerden meydana gelmiştir. Eser tamamlanamamıştır.

4) Sidret-ül-Müntehal Efkar fi Melekut-il-Felek-id-Devvar: Özel rasatlarını topladığı bir eseridir. Eser, astronomi sahasında yazılan kitapların en önemlileri arasında yer alır. Takiyyüddin Rasıd bu eserinde, trigonometriye dair orijinal çalışmalar ortaya koymuştur. Özellikle kirişler üzerindeki çalışmalarında, kiriş 1° veya 2°nin hesabını üç yolla yapmayı ve bunu üçüncü derece denklemi kurmakla başarmıştır. Aynı eserin sinüsler üzerine de eğilmiş ve Copernikus (Korepnik)tan farklı olarak, sinüs, cosinüs, sekand ve kosekandın tariflerini vermiş, sin (A-B), sin (A+B), sin A/2’nin formüllerini çıkarmış ve sin 1°’nin hesabını yapmıştır.

5) Risaletü Rub’-ul-Ceyb: Rubutahtası denilen, zaman tayini, namaz vakitlerinin, hicri ayların ve kıblenin tayini ve hesaplanmalarıyla ilgili aletin tarifi ve kullanılışıyla ilgilidir. Manzum olarak hazırlanmıştır.

6) Tercüman-ül-Etıbba ve Lisan-ül-Elibba: Farmakolojik bir lügat olup, Takiyyüddin Rasıd’ın tıpla da ilgilendiğinin ve bu alanda çalışmalar yaptığının delilidir. İlaçlar hakkında bilgi veren bu eser altmış sayfadan meydana gelmiştir.

7) Gunyet-üt-Tullab minel-Hisab.

8) El-Müzvelet-iş-Şimaliyye li-Fadli Dairi ufki Kostantiniyye: Güneş saatleri, Rubutahtasıyla ilgilidir.

9) Gurubu Şems Sebebühu ve Teahhuru: Astronomiyle ilgili.

10) Ziyc-i Cedid-i Sa’deddin

11) Düstur-ut-Tercih li Kavaid-it-Testiğ.

12) Reyhanet-ür-Ruh fir-Rusm-is-Sa’ati ala Musteve-üs-Sütuh: Projeksiyon metoduyla ilgilidir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Erzurumlu İbrahim Hakkı, 18 Mayıs 1703 yılında Erzurum’a bağlı Hasan kale’de dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlarda annesini ve daha sonra babasını yitiren İbrahim Hakkı, bir süre amcasının yanında kalmış, bu süre içinde eğitimine devam etmiştir. 1747 tarihinde İstanbul’a gelerek Sultan I. Mahmut ile görüşmüştür. Yeniden Erzurum’a dönen İbrahim Hakkı, sürekli olarak dinî ve bilimsel konularla ilgilenmiş ve 1780 yılında rahatsızlanarak aynı yılın 22 Haziran günü vefat etmiştir.

Manzum ve düz yazı toplam on beş eser yazmış olan İbrahim Hakkı’nın en önemli eserleri Divan ve Marifetname’dir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı, astronomi, fizik, psikoloji, sosyoloji ve din ile ilgili pek çok bilimsel çalışmalar yapmıştır. Tasavvufî konularla birlikte, fen bilimleri hakkında da geniş bilgileri kapsayan Marifetname adlı eseri, ansiklopedik bir özellik taşımaktadır. 1757’de tamamlanan Marifetname, yalın ve halkın anlayabileceği bir dilde yazılmıştır. Yazarın söylediğine göre, Marifetname 400 kitaptan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitapta ilk defa bir alim tarafından güneş sistemi (‘hey’et-i cedide’) anlatıldı.

İbn-i Yunus kimdir?

Onuncu yüzyılda Mısır’da yetişen büyük astronomi alimi. İsmi, Ali bin Abdurrahman bin Ahmed bin Yunus es-Sadefi’dir. İbn-i Yunus diye meşhur oldu. Avrupa’da ise Aben Jenis adıyla tanındı.

Mısır’ın Said bölgesindeki Sadfa köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmeyen İbn-i Yunus, 1008 (H. 399) senesinde vefat etti.

Babası, devrin tanınmış hadis alim ve tarihçilerindendi. Dedesi, İmam-ı Şafii hazretlerinin yakınlarından ve ilmi meclisinde bulunan bir zattı. İbn-i Yunus, küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Din ilmi yanında başta astronomi olmak üzere, fen ilimlerini öğrendi. Mısır’da hüküm süren Fatımi Sultanlarından El-Aziz ve oğlu Hakim bi-emrillah devirlerinde tanındı. Fatımi hükümdarları, ilmi çalışmalarını teşvik ederek, Kahire civarında Cebel-i Mukattam Dağında onun için bir rasathane yaptırdılar. Astronomi çalışmaları yapmasını sağladılar. Kendisine o devrin en mükemmel aletlerini temin ettiler.

İbn-i Yunus, 978 senesinde Kahire’de yaptığı gözlemler neticesinde ay ve güneş tutulmalarını en ince hesaplarla tespit etti. Böylece büyük bir şöhrete erdi. Zira bu şekilde hassas ve dakik hesaplama, o zamana kadar yapılmamıştı. Yaptığı rasatlar sonunda büyük ve mükemmel bir zic hazırladı. Bu eseri dört cilt olup, Zic-ül-Hakemi adıyla meşhurdur. İbn-i Yunus, eserinde kendinden önce gelen astronomi alimlerinin ay ve güneş tutulmalarıyla ilgili yaptıkları hesaplamaları ve yıldızların hareketleriyle ilgili bilgileri ele alıp, mukayese etti. İyice tetkik ederek, kendi rasatlarıyla elde ettiği sonuçlarla karşılaştırdı. Böylece ayın hareketinin giderek değiştiğini ortaya koydu.

Burçlar dairesinin meylini, güneşin paralaksını itidal noktalarını en doğru şekilde tespit etti. İbn-i Yunus’un gayesi, kendinden önce gelen alimlerin ortaya koyduğu bilgileri tashih edip, mükemmel bir hale getirmekti. Vardığı sonuçlar ve yaptığı hesaplamalar, günümüzdekilere çok yakındır. Bu yüzden ilim tarihçileri onu Bettani ve Ebü’l-Vefa Buzcani’den sonra, en büyük astronomi alimi bilirler.

İbn-i Yunus, yalnız astronomi ile meşgul olmadı. Asrında muteber olan diğer fen ilimleriyle de ilgilendi. Matematik ilminin dallarıyla uğraştı. Zaten Zic-ül-Hakemi adlı eserinin bir bölümü matematiksel coğrafya ile ilgilidir. Trigonometride söz sahibi oldu. O devirlerde trigonometri henüz daha başlı başına bir ilim dalı halinde değildi. İbn-i Yunus, bu ilmin başlıbaşına bir ilim haline gelmesi için esaslı çalışmalar yaptı ve bu yolda başarılı adımların atılmasını sağladı.

Birçok bilginin çalışmalarına ışık tuttu. 0 ve 1°nin sinüsünü son derece dikkatle hesapladığı gibi tanjant ve kotanjant cetvellerini de muntazam bir şekilde hazırladı ve çalışmalarında kolay bir hesaplama metodu geliştirdi. Bu metodla bütün hesaplar süratle yapılıyordu. Böylece logaritmanın keşfine giden ilk adımları attı ve haklı olarak ilim tarihçileri tarafından kabul edildi. Çünkü o, logaritma’nın temel prensibi olan çarpmayı, bölmeye çevirme usulünü bulmuş ve ilk defa kullanmıştı.

Trigonometri için büyük önemi olan dönüşüm formüllerini ilim dünyasına ilk defa o kazandırdı. Onun bu formülleri kullanarak hesap yapması, ortaçağ bilginlerini şaşkına çevirdi. İbn-i Yunus, trigonometri üzerindeki araştırma ve çalışmalarında, özellikle kürevi trigonometride birçok zor problemleri çözmeyi başardı.

Batılı bazı bilim tarihçileri, logaritmanın kaşifi olarak 1550–1617 seneleri arasında yaşıyan İskoçyalı bilgin John Nepier’i kabul ederler. Halbuki onun bulduğu bu formül, kendisinden tam yedi asır önce İbn-i Yunus tarafından kullanılan yukarıda gördüğümüz formüllerden ibarettir.

John Napier, buradan hareketle, İbn-i Yunus’un bulduğu logaritmik formülleri geliştirmiştir. İbn-i Yunus, ömrünün büyük bir kısmını yıldızlar ve özellikle gezegenleri tetkik etmekle geçirdi. On sekiz yıldızın gökküresindeki koordinat değerlerini buldu. Onların hareket ve faaliyetleri üzerinde durdu. Yıldızların gözlenmesinde kullanılan ve görünüp kaybolma periyotlarının tespitine yardımcı olan rakkas, yani sarkaç aletini keşfetti. Batılılar, bunu ünlü İtalyan bilim adamı Galile’ye (1564–1642) mal ederlerse de yapılan araştırmalar, iddialarını çürütmektedir.

İbn-i Yunus, sarkacı Galile’den tam yedi asır önce keşfederek ilmi çalışmalarında kullanmıştır. Saatlerde sarkacı kullanan da yine İbn-i Yunus’tur. Fransız bilim tarihçisi Sedillat, Histoire Generale des Arabes adlı eserinde bu hususları belgelendirmiştir. Nallino da araştırmaları neticesinde aynı sonuca ulaşmış ve bu hakikati itiraftan geri kalmamıştır. Eserleri:

İbn-i Yunus’un yazdığı eserlerin bazıları şunlardır:

1)Kitab-uz-Zıll: Sinüs ve kosinüs ile ilgilidir.

2)Zic-ül-Hakemi: En meşhur eseri olup, dört cilttir. Eser, seksen bir bölümden meydana gelmiştir. Asırlar boyunca sahasında müracaat kaynağı olarak kaldı. Gerek ilmi seviyesi, gerekse üslubunun açıklığı dolayısıyla 1804 senesinde Fransızcaya tercüme edilmiştir. Eserin bir bölümü ise 1822 senesinde Leiden’de basılmıştır. Bir nüshası Kahire Kütüphanesinde mevcuttur.

3)Kitabu Gayet-il-İrtifa: Namaz vakitlerinin hesaplanmasıyla ilgilidir.

4)Kitab-ül-Meyl,

5) Tarihu A’yani Mısır, Kitab-ut-Ta’dil-il-Muhkem: Ay ve güneş tutulmalarının tetkikiyle ilgilidir.

6)El-Ukud ves-Su’ud fi Evsaf-il Ud, Kitabun anir-Rakkas. Nasırüddin Tusi gibi birçok astronomi alimleri, İbn-i Yunus’un eserlerinden faydalandı. Kopernik ve Fransız bilgin Laplace de, İbn-i Yunus’un eserlerini inceleyerek çok istifade ettiler.

İbn Rüşd kimdir?

İbn Rüşd (d. 1126 – ö. 10 Aralık 1198), Endülüslü-Arap felsefeci ve hekim, bir felsefe, fıkıh, matematik ve tıp alimi. Kurtuba’da doğdu ve Marakeş, Fas’ta öldü.

Hayatı

İbn Rüşd, Maliki mezhebinden fakihler yetiştirmiş bir aileden gelir; dedesi Ebu El-Velid Muhammed (ö. 1126) Murabıtlar hanedanının Kurtuba’daki en yüksek dereceli hakimiydi. Babası Ebu El-Kasım Ahmed, aynı makamı Muvahhidler’in 1146’daki hakimiyetine kadar işgal etti.

Yusuf el-Mansur’un veziri İbn Tufeyl (Batı’da bilinen adıyla Abubacer) tarafından sarayla ve büyük İslam hekimlerinden, sonradan arkadaşı olacak İbn Zuhr (Avenzoar) ile tanıştırıldı. 1160’ta Sevilla kadısı oldu ve hizmeti boyunca Sevilla, Kurtuba ve Fas’ta birçok davaya baktı.

Aristo’nun eserlerine şerhler ve bir tıp ansiklopedisi yazdı . Eserlerini 1200lerde, Yakob Anatoli Arapça’dan İbranice’ye tercüme etti.

En önemli orijinal felsefî eseri Tehâfüt-ül Tehâfüt (Çelişkilerin Çelişkileri / İnsicamsızlığın İnsicamsızlığı) ismini taşır ve Gazali’nin Tehâfüt-ül Felâsife (Felsefelerin Çelişkileri / Felsefelerin İnsicamsızlığı) isimli kitabındaki kendiyle çelişme ve İslama mugayir olma iddialarına karşı Aristo felsefesini savunur. Faslu’l-makâl ve el-Keşf an minhâci’l-edille isimli iki risalesi de felsefe-din ilişkilerini konu alır.

Endülüs’ü 12. yüzyılın sonralarında yayılan fanatiklik dalgasıyla, sahip olduğu bağlantılar kendisini siyasî problemlerden uzak tutamamış ve Kurtuba yakınlarında bir yerde tecrit edilmiş ve ölümünden kısa süre önce Fas’a gidinceye dek gözetim altında tutulmuştur. Mantık ve Metafizik alanında verdiği eserlerin çoğu müteakip sansür döneminde kaybolmuştur.

İbn Rüşd Felsefesi

İbn Rüşd’e göre, felsefe öğrenmek dini bir zorunluluktur. Din, var olanlara akılla bakmayı ve değerlendirmeyi zorunlu tutulmaktadır. Başka dinlerin ve ideolojilerin fikirlerini öğrenmek de aynı şekilde zorunludur. Gerçek her nerede ise alınır ve yararlanılır. Eskilerin kitaplarındaki bilgilerle, dinin bildirdikleri amaç bakımından benzemektedirler.

İbn Rüşd, felsefe ile uğraşanların ve olaylara akılcı açıdan bakanların sapıttıklarını ileri sürenleri eleştirir. Ona göre, akıl ve felsefe, gerçeğe ulaştırıcı en önemli yaşamsal enstrümanlardır.

Ona göre İslam’la felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla doğruya ulaşabileceğini düşünmüştür. Kainatın ebediyetine ve formların ezeliyetine (pre-extant) inanırdı.

Felsefenin temel konusunun varlık olduğunu, felsefenin var olanı, genel bir bütünlük içinde insana verileni incelemeye, açıklamaya çalıştığını savunan İbn Rüşt, bütün varlık türlerinin en tepesinde bulunan yüce bir varlık olarak Tanrı’ya yalnızca var olandan, beş duyu ile algılanıp akıl ilkeleri ile açıklanan varlıklardan yola çıkarak gidebileceğimizi belirtmiştir. Felsefenin, varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri konu edinen disiplin olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle düşünce sisteminde felsefe, teolojiden önce gelir. Bununla birlikte, felsefe ve teolojiden her birinin kendisine özgü bir fonksiyonu olduğunu söylemiştir.

Önemi

İbn Rüşt en çok Aristo’nun eserlerinden yaptığı, bugün Batı’da pek çoğu unutulmuş, tercüme ve şerhleriyle ünlüdür. 1150’den önce Avrupa’da Aristo’nun eserlerinin birkaç tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca rağbet görüp, incelenmiyorlardı. Batı’da Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn Rüşt’ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında Latinceye tercümesiyle başlamıştır.

İbn Rüşt’ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde, erişemediği “Politika” dışında bütün eserlerine şerhler yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de, İbrani Felsefesi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İbn Rüşt’ün düşünceleri, Hıristiyan skolastik gelenekten, Aristo’nun mantık çalışmalarına değer veren [Brabant’lı Siger], Thomas Aquinas ve (bilhassa Paris Üniversitesi’ndeki) diğerleri tarafından özümsenmiştir. Thomas Aquinas gibi meşhur skolastik filozoflar, ona ismi yerine “Şârih” (Yorumcu) ve Aristo’ya da “Filozof” diyecek yüksek derecede önem veriyorlardı. İslam dünyasında bir okul bırakmamış ve ölümü Endülüs’teki serbest düşünce hayatının gurubunu işaret etmiştir.

Edebiyatta İbn Rüşt

Orta Çağ’ın Avrupalı skolastiklerinin kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü, Dante İbn Rüşt’ü İlahi Komedya’da diğer büyük pagan filozoflarla beraber, “iltifatın üne borçlu olunduğu” Limbo’da tasvir etmiştir.

İbn Rüşt, Jorge Luis Borges’in “İbn Rüşt’ün Arayışı” isimli hikâyesinde trajedi ve komedi kelimelerinin anlamlarını ararken resmedilir.