Isaac Newton Kimdir?

.
Isaac Newton, (Gregoryen takvimi için: d. 4 Ocak 1643 – ö. 31 Mart 1727)(Jülyen takvimi için: 25 Aralık 1642-20 Mart 1726), İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, filozof, ilahiyatçı. En büyük matematikçi ve bilim adamlarından biri olduğu düşünülür. Bilim devrimine ve heliyosentirizm’in gelişmesinde katkıları olmuştur. Türev ve integralin mucididir.1687 Isaac Newton (1643–1727) İngiliz Yer çekimi yasalarını keşfetti.
Isaac Newton İngiltere’nin Lincolnshire(tam bilinmemektedir. Bazı kaynaklar Waalsthsnp olduğunu söyler) kentinde doğdu. Çiftçi olan babasını, doğumundan üç ay önce kaybetmişti. Annesi ikinci kez evlendi. İkinci evlilikten üç üvey kardeşi olan Isaac Newton anneannesinde kalıyordu. On iki yaşında Grantham’da King’s School’a yazılan Newton, bu okulu 1661’de bitirdi. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi’ndeki Trinity Koleji’ne girdi. Nisan 1665’te bu okuldan lisans derecesini aldı. Okumaya devam et Isaac Newton Kimdir?

Thomas Hobbes kimdir?

.

Thomas Hobbes, (5 Nisan 1588 – 4 Aralık 1679) İngiliz felsefecisidir. 1651 tarihli Leviathan adlı çalışması, batı siyaset felsefesinin izleyeceği yolu çizmiş ve başucu eseri olmuştur.
Bugün bir siyaset felsefecisi olarak tanınsa da, tarih, geometri, etik, genel felsefe gibi pek çok alanla ilgilenmiştir.

Yaşamı, düşüncesi ve eserleri

Thomas Hobbes, var olan her şeyin fizik madde olduğunu ve her şeyin maddenin hareketiyle açıklanabileceğini öne sürmüştür. Belli bir sınıfa alınması güç olan bir filozof Thomas Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume gibi bir empiriktir ve onlara benzemeksizin matematik yöntemin hayranıdır. Yalnız matematikte değil, onun uygulamalarıyla da ilgilenmiştir. Genelde Bacon’dan çok, Galileiden esinlenmiştir.
Hobbes, 15 yaşındayken Oxford’a gitmiş ve orada skolastik mantık ve Aristoteles felsefesi öğrenmiştir. 22 yaşındayken Lord Hardwick’in eğiticisi olmuş, ve 1610 yılında onunla büyük bir gezi yapmıştır. Çok etkilendiği Galilei ve Kepler üzerinde çalışmaya başlaması da bu tarihlere rastlamaktadır. Okumaya devam et Thomas Hobbes kimdir?

Karl Raimund Popper Kimdir?

.
Sir Karl Raimund Popper (d. 28 Temmuz 1902 – ö. 17 Eylül 1994), Avusturya kökenli Britanyalı felsefeci. Bilim felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

Bilim felsefesi

Yanlışlanabilirlik ilkesi, Popper’in bilim kuramının temelidir. Onun bilimsel yöntem görüşü, “bütün sistemleri zorlu bir sınamadan geçirerek, sonunda nispeten elverişli” sistemi seçmek amacıyla, her kuramı yanlışlamaya tabi tutmaya dayanır. Çünkü Popper’e göre, tümevarım ilkesinin geçersizliği nedeniyle, kuramlar hiçbir zaman deneysel olarak doğrulanamaz. Ama yanlışlanabilir. O halde, bir teorinin bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gereklidir. Popper, Einstein’ın görecelik kuramı, Karl Marx’ın tarih anlayışı, Freud’un psikanaliz kuramı ve Alfred Adler’in bireysel psikoloji kuramlarına ilgi duydu. Özellikle Einstein’ın kuramının ileri sürdüğü bir yaklaşım (güneşin yakınından geçen ışık ışınları, güneşin yerçekimi alanının etkisine girerek eğilmeye uğrarlar) 1919’da güneş tutulmasının olması sırasında doğrulanması Popper’i etkiledi.

Benjamin Franklin Kimdir?


http://www.nedirturk.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gifBenjamin Franklin, (d. 17 Ocak 1706, Boston – ö. 17 Nisan 1790, Philadelphia ABD’li yayımcı, yazar, mucit, felsefeci, bilim adamı, siyasetçi ve diplomattır. On yedi çocuklu bir sabun ve mum imalatçısının onuncu oğluydu. Bir bilim adamı olarak aydınlanmada yaptığı buluşlar ve teoriler önemliydi. Franklin bilim ve teknoloji konusunda yaptığı önemli deneyler ile uluslararası ün kazandı.

Elektrikten etkilenmeleri sebebiyle kendisinin kurtulmasına rağmen iki yardımcısının öldüğü bu deneyden yola çıkarak paratoner‘i keşfetti, güneş ışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını başlattı. Okumaya devam et Benjamin Franklin Kimdir?

İhvan-ı Safa kimdir?

İhvan-ı Safa , 10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan bir felsefe çığırının taraftarlarına verilen bir addır. Bir nevi felsefe ansiklopedisi mahiyetindeki risalelerini Almanca’ya çeviren Fr. Dietrici, bunların adlarının “Halis kardeşler” anlamına geldiğini söylüyor.

Ortaya çıkışı

Bu ihvan, tarikat olarak önce 980 yılında Irak’ta Zencîler ayaklanmasının tamamen bastırılmış olduğu sırada Vâsıt bölgesinde meydana çıktı. İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne karşılıklı yardımlaşma ve eğitim ile ruhların arınacağına inanan kişilerin bir araya gelmesinden doğan bu İhvan üs-Safa daha çok Yeni-eflatunculuk görüşünün etkisi altında idi. C. Brockelmann, bunların görüşlerinin temellerini şöyle açıklıyor : “İran’ın Tanrı’nın esirgeyiciliği fikriyle Hermetizm kökenli Gnostik kurumlar, Yunan felsefesinin unsurları ve aydınlıkların Mani dini, Ön asya (Anadolu) ırkının miras olarak doğuda yayılmış olan esrarengiz eğilimlerine uygun düşen batıni doktrini halinde birbirine karıştı ve şan şöhret düşkünü kışkırtıcılar tarafından türlü zamanlarda en iyi politika aracı olarak kullanıldı. Bu kurallar edebi biçimlerine yüzyıl sonra “Halis kardeşler”in ansiklopedik eserlerinde erişti.”

İhvan-ı Safa topluluğunun üyeleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamakta eldeki bilgiler ise topluluğa karşı olanların eleştiri ve haberlerinden günümüze yansıyanlardan oluşmaktadır.

Eser ve etkileri

İhvan üs-Safa düşünce ve görüşlerini, felsefi inançlarını “risaleler” yani dergiler adı verilen 52 kitapta toplamıştır. Başkanlığını Zeyd b. Rufaa, sekreterliğini Ebu Süleyman’ın yaptığı Risaleler Gazali (1058-1111), İbn Arabi (1165-1240) gibi İslam dünyasının bilginleri, kelamcıları, filozofları ve sufileri üzerinde geniş bir etki bırakmış, yazarları tarafından felsefe ile dinin uyumunu sağlamaya çalışan, Aristo ve Platon felsefeleriyle, Hermetik öğretileri, Yeni Fisagorculuğu, Sabiilerin öğretileri İslami öğretileri birleştirerek sunulmuştur.

Bu risaleleri yazanlar şunlardır:

el-Mukaddesî, Ebu’l-Hasan Ali bin Harun ez-Zencanî, Muhammed bin Ahmet el-Nehracûrî, el-Avfi, Zeyd bin Rifaa

Risalelerin incelenmesinden anlaşıldığına göre “El-İhvan üs-Safa” çığırı, eski Hint ve İran kültür ürünlerine, felsefi-dini görüşlerine yabancı değildir.

Varlık anlayışları

İhvan üs-Safa’nın üzerinde durduğu ana konular; dünyanın ilahi kaynağı, ruhun Tanrı’ya dönüşü, ilahi niteliklerin ve ruhun özüdür. Dünya Tanrı’dan fışkırmıştır (sudur etmiştir). Bu çıkış vetiresi derece derece olmuştur:

1. Tanrı birliği (vahdet-i ilahi) aşamasında; bütün varlık türleri birlik içinde, Tanrı özündedir. Burada tek varlık Tanrı’dır.

2. el-Akl aşamasında; yönetici, denetleyici, öğretici, yol gösterici özellikleri bulunan; tanrısal varlık olan us (akıl) oluşur. Bu oluşma da bir fışkırmadır.

3. el-Nefs, diri varlıkların özünü oluşturan, nitelik bakımından usla yakınlığı bulunan bir güçtür.

4. İlk madde (maddi ûlâ), yer kaplayan varlıkların oluşturucu gerecidir.

5. Dehr (evren), bütün varlık türlerini kuşatan bütündür.

6. Ecsam (cisimler-nesneler), yer kaplayan tek tek varlıklardır.

7. Eflak (gök katları), ayrı ayrı özellikler taşıyan varlık alanlarıdır.

8. Anâsır (ilkeler yani elemanlar), varlık türlerini oluşturan kurucu özlerdir. Evreni dolduran bütün varlık türleri bu ilkelerin belli oranlarda, belli bir düzene göre, birleşmesiyle biçimlenir.

9. Madenler, bitkiler ve hayvanlar (cemâdât, nebâtât ve hayvanât), evrende bulunan bütün varlık türlerinin toplandığı üç büyük bölümdür. Yeryüzünde görülen ne verse bu üç türden birine bağlıdır.

Bu varlık katları, belli bir diziye göre bir öncekinden doğar. Yaratılış, Tanrı’dan çıkış ile başladı, son varlık katında bütünlüğe ulaştı. Bu çıkış, Tanrı’nın özünden güçlü bir fışkırma niteliğindeydi. Bu nedenle yoktan var etme diye bir olay yoktur, var olan Tanrı’dan, görünüş alanına çıkarak biçimlenme vardır.

Bilgi anlayışı

Bilgi, üç aşamalıdır:

1. Duyular aşağı varlık katlarının bilgisini verir. Çevremizde bulunan nesnelerin, yer kaplayan varlıkların bilgisi yalnız duyu verileriyle sağlanır.

2. Kanıtlama yoluyla daha üstün varlıkların bilgisi kazanılır.

3. Us, sezgi ile insan kendi özünün bilgisini sağlar, kendi kendini bilir. Kendini bilmek bilginin en yüksek aşamasına ulaşmaktır.

Akıl, insanı başarıya ulaştıran en güvenilir yetidir, varlık aşamalarında Tanrı’dan ilk fışkıran akıl olduğundan Tanrı’ya en yakın olan da odur.

İhvan üs-Safa filozofları Kuran’ı değişmeceli olarak yorumlama yolunu benimsemişlerdir. Savundukları uscu görüş, imanı ustan üstün sayan, İslam bilgelerinin tepkisiyle karşılaşmıştır.Kur’an ile Hadis’ten kaynaklanan düşünce çığırlarının aşırı suçlamaları İhvan üs-Safa filozoflarının etkisini azaltmamıştır. Aktöre sorunlarını yaşama ortamındaki davranışlarla dile getiren bu uscu görüş, insanı bir “us varlığı” olarak yorumlamıştır.

İnsan anlayışı

Onlara göre insanın kötülüklerden, geçici eğilimlerden sıyrılıp, mutluluğa ulaştırıcı bir ahlak ilkesine kavuşması için bilgi gereklidir. Eski Yunan eğitim ve öğretim ilkelerini benimseyen İhvan üs-Safa, dört bölüme ayrılıyordu :

12-30 yaşlar arasındaki gençlerin katıldığı ilk bölümde öğretmenlerin sözlerine uymak, onların gösterdikleri yolda yürümek, düzenli bir nefis eğitimine alışmak gereği vardı.

30-40 yaşlar arasında olanların girdiği ikinci bölümde Dünya ile ilgili felsefi bilgiler öğretilirdi.

40-50 yaşlar arasında olanlar ilahi bilgiler üzerinde çalışırlardı. Bu basamağa erişenler bir takım ilahi sırlar öğrenir ve peygamberlere eşit sayılırdı.

Elli yaşından yukarı olanların kabul edildiği bölüme yükselenler “Melaike-i Mukarribin” denen ve Tanrı’ya en yakın melekler sırasındadırlar. Bu son sıraya girenler, içinde bulunduğumuz alemin ve şeriat kanunlarına bağlı bütün olayların üzerinde bir değer taşırlar.

Din anlayışı

Madde bütün kötülüklerin, eksikliklerin kaynağıdır. Bu yüzden maddeye bağlanmak kişiyi kötülüğe, eksikliğe sürükler.

Tin, Tanrı’dan fışkırmıştır, bütün evreni kuşatır, engindir. Bütün öteki tinler, bu engin tinin bir bölümüdür.

Bunlara göre insan bedeni yok olduktan sonra ruh, Tanrı’ya dönecektir. Bütün alemi kuşatan engin ruhun kaynağı olan Tanrı’ya dönüş, büyük diriliştir (ba’s-ü Ba’d el-mevt).İhvan üs-Safa çığırına bağlı kalanların ölümü ise, ruhların geldikleri yere dönmelerinden dolayı küçük diriliştir. Öz olan soylu ve yüce olan, ruhtur. Beden geçicidir, ölümlüdür.

İhvan-ı Safa’ya göre insanlar kusurlu da olsa mevcut dinlerden birini seçmelidirler çünkü bu dinsiz olmaktan daha iyidir, ayrıca her dinde hakikatin çeşitli unsurları bulunmaktadır. Mezhepler konusunda da İhvan-ı Safa liberal bir tutum takınmakta ve takipçilerine mezhep taassubundan uzak durmalarını öğütlemektedir. İnanç bir seçim işi olduğu için bu konuda kişilerin zorlanmasından, herhangi bir dine inanmaya mecbur tutulmalarından yana değildirler İhvan-ı Safa yazarları. Ancak dinin topluma ilişkin bazı kuralları toplumun huzur ve refahını sağlamaya yönelik olduğundan sosyal düzenlemelerin konusu haline gelebilir.

Kutsal kitaplardaki yaratılış, Adem, şeytan, hesap günü, cennet ve cehennem gibi metafizik hususların mecazi şekilde anlaşılması gerektiğini düşünen İhvan-ı Safa bu kavramlara birer sembol olarak yaklaşırlar. Kavramların arkasındaki sembolik manaya ulaşamayan kişiler (İhvan-ı Safa terminolojisinde Avam denir) bu ifadeleri sözlük anlamlarıyla algılar. Örneğin melekler, cin, şeytan İhvan-ı Safa’ya göre tabiat kuvvetlerinin (el-kuvvetu’t-tabiiyye) sembolleridir.

İbn-i Haldun

Doğumu :27 Mayıs, 1332

Ölümü :19 Mart, 1406

Okul/gelenek İslam Düşünürü

İbn Haldun, bir İslam bilginidir. Tam adı Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan’dır.

İbn Haldun, 1. Ramazan ayında 1332 yılında Tunus’ta, nesli sahabilerden Vâil b. Hacer’e uzanan, Arap bir ailede doğdu. Aslı Yemen kabilelerinden Hadramut’a kadar uzanır. Dedelerinden, ilk olarak Halid b. Osman, Endülüs’teki Karmuna’ya hicret etti. Endülüs halkının âdeti olarak Halid olan ismine u ve n harfleri eklenerek ismi Haldun’a dönüştü.

İbn Haldun’un doğum yeri olan Tunus’daki heykeli

Yaşam öyküsü

İbn Haldun’un yaşamı çok iyi şekilde belgelenmiş ve özgeçmişini at-tarīf bi-bni Haldun wa-rihlatu-hu garban wa-Sarqan isminde anlatan bu kitap 1951 yılında Kahire’de Muhammed ibn-Tāwīt at-Tanjī tarafından yayınlanmıştır. İbn Haldun banū chaldūn isminde asil bir aileden, birkaç kuşak Carmona ve Sevilla, Endülüs ‘de yaşamışlardır. Zaten Haldun aile ismi kökeni öncülleri Halid’ten gelir. Özgeçmişinde İbn Haldun, kökeninin İslam Peygamberi Muhammed Mustafa sav. Zamanında Arap-yemen kabilelerinden Hadramut’a kadar uzandığından ve ailesinin İslami fetih başlarında İspanya’ya geldiğinden bahseder.

Kendi deyimiyle;

“ve bizim ecdadımız, Hadramut’dan Yemen Araplarından Vail bin Hacer (Wa’il ibn Hajar), ünlü iyi tanınmış ve saygın Araplar.” (sayfa 2429, Al-Waraq yayını). ”

Eğitim ve Öğrenim

Ailesi o zamanlar kuzey Afrika’da en iyi öğretmenlerden eğitim almasını sağlamıştır. Kaliteli bir Arap eğitimi olan, Kur’an, Arap dilbilimi, Hadis ve İslam hukuk (Fıkıh) alır.

Ayrıca tasavvuf, matematikçi ve filozof al-Ābilī’den Matematik, Mantık ve Felsefe eğitimini alır, İbn Rüşt, İbn Sina, Fahreddin Razi ve Şerafeddin al-Tusi ‘nin eserlerini öğrenir.

İbn Haldun 17 yaşında iken üç kıtayı, tabii ki Tunus şehrini de, etkisi altına alan Büyük Veba Salgınında ailesini kaybeder.

Tunus, Fas ve Granada’da ilk yılları

Eğitimi bitince Tunus şehrinde Hafsid hanedanından Sultan Abu İshak İbrahim II. al-Mustansır’ın yazmanı olarak çalışır. Daha sonra Tunus’dan Fas’a taşınır, 20 yaşına gelince onun siyasal meslek hayatı başlar, Sultan Abu İshak emriyle İbn Tafrāgīn’nin yanında idari işler görevi verilir.

Yaklaşımları

Özellikle köy-kent farklılaşması hakkında toplumsal çözümlemeler getirmiştir. Ünlü eseri Mukaddime’nin 2. bölümünde, göçebe-köy toplumsal yaşamı ile yerleşik-kent toplumsal yaşamı arasında önemli saptamalar yapmıştır.

Ona göre, göçebe-köy toplumsal yaşamı, yerleşik-kent toplumsal yaşamından önce başlamıştır. Köy halkı, kent halkından daha sağlam, mert, özgüveni daha fazla, özgür, köklü ve az bozulmuştur. Köy aile yaşamı, kent aile yaşamından daha dengeli, daha sağlam ve daha huzurludur. Toplumsal bilinç ve duyarlılık, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma köy toplumsal yaşamında daha fazladır. Ayrıca yaşlılara ve kadınlara verilen saygı ve değer de çok daha fazladır. İbn haldun tüm krallıkların da tıpkı canlı organizmalar gibi doğum, gelişme, duraklama ve ölüm evreleri olduğunu; doğum ve gelişme gibi evrelerin göçebe yaşam kültür ve ahlakının sonucu olduğunu, zamanla kent yaşamına alışan uygarlıklarınsa gerilemeye ve ölmeye başladıklarını(yokolmuş medeniyetleri ve yaşadığı dönemin olaylarını örnek göstererek)ileri sürmüştür. İbn Haldun’dan önceki tüm tarihçiler olayları tek tek ele alıp, hikâye gibi anlatmış, bir senteze gidememişlerdir. İbn Haldun ise tek tek fenomenlerden yola çıkarak ünlü tarih tezini öne sürmüş, böyleliklede sosyoloji adını verdiğimiz bilim dalı kendisiyle başlamıştır.

Eserleri

Yazarın kendi el yazması baş sayfası: Lubab al-muhassal

Lubab al-muhassal fi usul ad-din

Schifa’ as-sa’il

sallaqa li-l-Sultan

Kitāb al-kibar

At-tarīf bi-ibni Haldun wa-rilatu-hu garban wa-Sarqan

Kendi yaşam öyküsünü anlatan bu kitab 1951 yılında Kahire’de Muhammed ibn-Tāwīt at-Tanjī tarafından yayınlanmıştır.

Mukaddime

Mukaddime, İbn Haldun’un en ünlü eseridir. Tarih, iktisat, sosyoloji,siyaset gibi bir çok sosyal bilim için temel teşkil eden görüşleri içinde barındırır.

Batılılar İbn-i Haldun’u ‘Tunus’lu Büyük Bilge’ olarak tanırlar. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Ahmet Cevdet Paşa’nın üzerinde derin tesirleri hissedilen İbn-i Haldun’un Mukaddimesi ismi bilinen ancak muhtevası üzerinde fazla durulmayan bir kitap haline gelmiş. Aynı yıllarda tercümesi yapılmış olmasına rağmen, kitabın içindeki önemli bilgiler, asıl kitabın okunmasını kolaylaştıracak detaylar içerisine serpiştirildiği için, amatör okuyuculara ağır geldiğinden, fazla itibar görmemiş.

Asrın sonlarına doğru sosyal çalkantılarla burun buruna gelen Batılı tarihçiler Mukaddime’yi tarih felsefesinin el kitabı olarak okudular. İngiliz tarih felsefecisi Toynbee için Mukaddime bir hazineydi: “Mukaddime’deki tarih felsefesi, nevinin en büyük eseri. Şimdiye kadar, hiçbir ülkede, hiçbir çağda, hiçbir insan zekası böyle bir eser ortaya koyamamıştır.” Cemil Meriç’e göre İbn-i Haldun “Kendi semasında tek yıldız” dır.

El-Cahız kimdir

El-Cahız gerçek ismi ve tam künyesi Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani el-Fukaimi el-Basri (d. yaklaşık 781 – ö. Aralık 868 veya Ocak 869) olan, Basra doğumlu Arap bilim adamı. Etnik açıdan Doğu Afrika kökenli bir Afro-Arap olduğuna inanılır.

Tanınmış bir Arapça nesir yazarı olduğu gibi birçok Arapça edebî, bilimsel, (Mu’tezilî) teolojik, siyasal-dini polemik ve erken dönem İslam felsefesini konu alan eserler vermiştir. Bilimsel eserlerinde biyoloji, zooloji, tarih ve İslami psikoloji gibi dallara değinmiştir.

Gençliğinde filoloji, sözlükçülük (leksikografi) ve şiir konulu derslere katılmıştır. Eğitimine uzun süre devam eden el-Cahız zooloji ile de uğraşmış, Kur’an ve hadis üzerine çalışmıştır. Ek olarak başta Aristo olmak üzere birçok Yunan filozofun eserlerinin tercümelerini okumuştu. Yazın hayatı oldukça verimli geçer el-Cahız yaşamı boyunca 200 kadar kitap yazmıştır. Eserleri çok çeşitli konulara sahipti: Arapça gramer, zooloji, şiir, retorik ve leksikografi gibi… El-Cahız 816 yılında dönemin Abbasi başkenti olan Bağdat’a taşınmıştır. Bağdat’ta elli yıl kadar kaldıktan sonra Basra’ya dönmüştür. Yaklaşık 869 yılında ise Basra’da, 93 yaşında, vefat etmiştir.

Eserleri

Aşağıda el-Cahız’ın bazı önemli eserlerine yer verilmiştir. Bunların dışında el-Cahız sosyal psikoloji ve hayvan psikolojisi konularında ilk incelemeleri yazan kişidir. Bu konulardaki kitaplarında karıncaların sosyal yapısını (örgütlenmesini) incelemiş, hayvan iletişimi ve psikolojisine değinmiştir.

el-Hayavan Kitab

Kitab el-Hayavan (“Hayvanlar Kitabı”), 350’den fazla hayvan türünü şiirsel anlatım, anekdotlar ve atasözleri ile açıklayan ve tanımlayan ansiklopedik bir eserdir.

Kitapta el-Cahız doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden söz etmiş ve bir evrim kuramı geliştirmişti. Çevrenin bir hayvanın hayatta kalma olasılığına etkilerini incelemiştir Kitapta el-Cahız besin zincirlerinden de, örneklerle, bahsetmiş ve böylece bu kavramdan bahseden ilk kişi olmuştur.

Çevresel determinizmin ilk taraftarlarından olan el-Cahız, çevre koşullarının belirli bir topluluğun bireylerinin fiziksel karakteristiklerini nasıl belirleyebileceğine de yer vermiş, anlatmıştır. İnsanların derilerindeki renk çeşitliliğinin, özellikle de siyahilerin, kökenini açıklamak için doğal seçilim ve çevresel determinizm kuramlarını kullanmıştır.

Kitab el-Buhala

Kitab el-Buhala (“Cimriler Kitabı”), cimri ve açgözlü üzerine nesir stilinde yazılmış bir eserdir. Mizahi ve hicivsel bir üsluba sahip eser aynı zamanda insan psikolojisi incelemesidir.

İhvan-ı Safa Kimdir?

İhvan-ı Safa için 12.yüzyılda yazılan Arapça el yazması İhvan-ı Safa 10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan bir felsefe çığırının taraftarlarına verilen bir addır. Bir nevi felsefe ansiklopedisi mahiyetindeki risalelerini Almanca’ya çeviren Fr. Dietrici, bunların adlarının “Halis kardeşler” anlamına geldiğini söylüyor.

Ortaya çıkışı

Bu ihvan, tarikat olarak önce 980 yılında Irak’ta Zencîler ayaklanmasının tamamen bastırılmış olduğu sırada Vâsıt bölgesinde meydana çıktı. İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne karşılıklı yardımlaşma ve eğitim ile ruhların arınacağına inanan kişilerin bir araya gelmesinden doğan bu İhvan üs-Safa daha çok Yeni-eflatunculuk görüşünün etkisi altında idi. C. Brockelmann, bunların görüşlerinin temellerini şöyle açıklıyor : “İran’ın Tanrı’nın esirgeyiciliği fikriyle Hermetizm kökenli Gnostik kurumlar, Yunan felsefesinin unsurları ve aydınlıkların Mani dini, Ön asya (Anadolu) ırkının miras olarak doğuda yayılmış olan esrarengiz eğilimlerine uygun düşen batıni doktrini halinde birbirine karıştı ve şan şöhret düşkünü kışkırtıcılar tarafından türlü zamanlarda en iyi politika aracı olarak kullanıldı. Bu kurallar edebi biçimlerine yüzyıl sonra “Halis kardeşler”in ansiklopedik eserlerinde erişti.”

İhvan-ı Safa topluluğunun üyeleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamakta eldeki bilgiler ise topluluğa karşı olanların eleştiri ve haberlerinden günümüze yansıyanlardan oluşmaktadır.

Eser ve etkileri

İhvan üs-Safa düşünce ve görüşlerini, felsefi inançlarını “risaleler” yani dergiler adı verilen 52 kitapta toplamıştır. Başkanlığını Zeyd b. Rufaa, sekreterliğini Ebu Süleyman’ın yaptığı Risaleler Gazali (1058-1111), İbn Arabi (1165-1240) gibi İslam dünyasının bilginleri, kelamcıları, filozofları ve sufileri üzerinde geniş bir etki bırakmış, yazarları tarafından felsefe ile dinin uyumunu sağlamaya çalışan, Aristo ve Platon felsefeleriyle, Hermetik öğretileri, Yeni Fisagorculuğu, Sabiilerin öğretileri İslami öğretileri birleştirerek sunulmuştur.

Bu risaleleri yazanlar şunlardır :

el-Mukaddesî, Ebu’l-Hasan Ali bin Harun ez-Zencanî, Muhammed bin Ahmet el-Nehracûrî, el-Avfi, Zeyd bin Rifaa

Risalelerin incelenmesinden anlaşıldığına göre “El-İhvan üs-Safa” çığırı, eski Hint ve İran kültür ürünlerine, felsefi-dini görüşlerine yabancı değildir.

Varlık anlayışları

İhvan üs-Safa’nın üzerinde durduğu ana konular ; dünyanın ilahi kaynağı, ruhun Tanrı’ya dönüşü, ilahi niteliklerin ve ruhun özüdür. Dünya Tanrı’dan fışkırmıştır (sudur etmiştir). Bu çıkış vetiresi derece derece olmuştur :

1. Tanrı birliği (vahdet-i ilahi) aşamasında ; bütün varlık türleri birlik içinde, Tanrı özündedir. Burada tek varlık Tanrı’dır.

2. el-Akl aşamasında ; yönetici, denetleyici, öğretici, yol gösterici özellikleri bulunan ; tanrısal varlık olan us (akıl) oluşur. Bu oluşma da bir fışkırmadır.

3. el-Nefs, diri varlıkların özünü oluşturan, nitelik bakımından usla yakınlığı bulunan bir güçtür.

4. İlk madde (maddi ûlâ), yer kaplayan varlıkların oluşturucu gerecidir.

5. Dehr (evren), bütün varlık türlerini kuşatan bütündür.

6. Ecsam (cisimler-nesneler), yer kaplayan tek tek varlıklardır.

7. Eflak (gök katları), ayrı ayrı özellikler taşıyan varlık alanlarıdır.

8. Anâsır (ilkeler yani elemanlar), varlık türlerini oluşturan kurucu özlerdir. Evreni dolduran bütün varlık türleri bu ilkelerin belli oranlarda, belli bir düzene göre, birleşmesiyle biçimlenir.

9. Madenler, bitkiler ve hayvanlar (cemâdât, nebâtât ve hayvanât), evrende bulunan bütün varlık türlerinin toplandığı üç büyük bölümdür. Yeryüzünde görülen ne verse bu üç türden birine bağlıdır.

Bu varlık katları, belli bir diziye göre bir öncekinden doğar. Yaratılış, Tanrı’dan çıkış ile başladı, son varlık katında bütünlüğe ulaştı. Bu çıkış, Tanrı’nın özünden güçlü bir fışkırma niteliğindeydi. Bu nedenle yoktan varetme diye bir olay yoktur, varolan Tanrı’dan, görünüş alanına çıkarak biçimlenme vardır.

Bilgi anlayışı

Bilgi, üç aşamalıdır :

1. Duyular aşağı varlık katlarının bilgisini verir. Çevremizde bulunan nesnelerin, yerkaplayan varlıkların bilgisi yalnız duyu verileriyle sağlanır.

2. Kanıtlama yoluyla daha üstün varlıkların bilgisi kazanılır.

3. Us, sezgi ile insan kendi özünün bilgisini sağlar, kendi kendini bilir. Kendini bilmek bilginin en yüksek aşamasına ulaşmaktır.

Akıl, insanı başarıya ulaştıran en güvenilir yetidir, varlık aşamalarında Tanrı’dan ilk fışkıran akıl olduğundan Tanrı’ya en yakın olan da odur.

İhvan üs-Safa filozofları Kur’an’ı mecazi olarak yorumlama yolunu benimsemişlerdir. Savundukları uscu görüş, imanı ustan üstün sayan, İslam bilgelerinin tepkisiyle karşılaşmıştır.Kur’an ile Hadis’ten kaynaklanan düşünce çığırlarının aşırı suçlamaları İhvan üs-Safa filozoflarının etkisini azaltmamıştır. Aktöre sorunlarını yaşama ortamındaki davranışlarla dile getiren bu uscu görüş, insanı bir “us varlığı” olarak yorumlamıştır.

İnsan anlayışı [

Onlara göre insanın kötülüklerden, geçici eğilimlerden sıyrılıp, mutluluğa ulaştırıcı bir ahlak ilkesine kavuşması için bilgi gereklidir. Eski Yunan eğitim ve öğretim ilkelerini benimseyen İhvan üs-Safa, dört bölüme ayrılıyordu :

12-30 yaşlar arasındaki gençlerin katıldığı ilk bölümde öğretmenlerin sözlerine uymak, onların gösterdikleri yolda yürümek, düzenli bir nefis eğitimine alışmak gereği vardı.

30-40 yaşlar arasında olanların girdiği ikinci bölümde Dünya ile ilgili felsefi bilgiler öğretilirdi.

40-50 yaşlar arasında olanlar ilahi bilgiler üzerinde çalışırlardı. Bu basamağa erişenler bir takım ilahi sırlar öğrenir ve peygamberlere eşit sayılırdı.

Elli yaşından yukarı olanların kabul edildiği bölüme yükselenler “Melaike-i Mukarribin” denen ve Tanrı’ya en yakın melekler sırasındadırlar. Bu son sıraya girenler, içinde bulunduğumuz alemin ve şeriat kanunlarına bağlı bütün olayların üzerinde bir değer taşırlar.

Din anlayışı [değiştir]

Madde bütün kötülüklerin, eksikliklerin kaynağıdır. Bu yüzden maddeye bağlanmak kişiyi kötülüğe, eksikliğe sürükler.

Tin, Tanrı’dan fışkırmıştır, bütün everni kuşatır, engindir.Bütün öteki tinler, bu engin tinin bir bölümüdür.

Bunlara göre insan bedeni yok olduktan sonra ruh, Tanrı’ya dönecektir. Bütün alemi kuşatan engin ruhun kaynağı olan Tanrı’ya dönüş, büyük diriliştir (ba’s-ü Ba’d el-mevt).İhvan üs-Safa çığırına bağlı kalanların ölümü ise, ruhların geldikleri yere dönmelerinden dolayı küçük diriliştir. Öz olan soylu ve yüce olan, ruhtur. Beden geçicidir, ölümlüdür.

İhvan-ı Safa’ya göre insanlar kusurlu da olsa mevcut dinlerden birini seçmelidirler çünkü bu dinsiz olmaktan daha iyidir, ayrıca her dinde hakikatin çeşitli unsurları bulunmaktadır. Mezhepler konusunda da İhvan-ı Safa liberal bir tutum takınmakta ve takipçilerine mezhep taassubundan uzak durmalarını öğütlemektedir. İnanç bir seçim işi olduğu için bu konuda kişilerin zorlanmasından, herhangi bir dine inanmaya mecbur tutulmalarından yana değildirler İhvan-ı Safa yazarları. Ancak dinin topluma ilişkin bazı kuralları toplumun huzur ve refahını sağlamaya yönelik olduğundan sosyal düzenlemelerin konusu haline gelebilir.

Kutsal kitaplardaki yaratılış, Adem, şeytan, hesap günü, cennet ve cehennem gibi metafizik hususların mecazi şekilde anlaşılması gerektiğini düşünen İhvan-ı Safa bu kavramlara birer sembol olarak yaklaşırlar. Kavramların arkasındaki sembolik manaya ulaşamayan kişiler (İhvan-ı Safa terminolojisinde Avam denir) bu ifadeleri sözlük anlamlarıyla algılar. Örneğin melekler, cin, şeytan İhvan-ı Safa’ya göre tabiat kuvvetlerinin (el-kuvvetu’t-tabiiyye) sembolleridir.

Nasîrüddin Tûsî kimdir?

Nasureddin Tusi, 1201 ile 1274 yıllarında yaşamış Fars bilgin islam filozofu. Sözkonusu dönem, Moğol istilası sebebiyle Bağdad’da, bir yandan karanlık bir dönem bir yandan da önemli düşünce okullarının kurulduğu ve islam bilim kurumlarının açıldığı bir dönem oldu. Nasîrüddin Tûsî’de bu dönemde yetişmiş Şiî dünyasının tanınmış bir bilgesi olmuştur.

Yaşamı

Nasîrüddin Tûsî, babasının ve dayısının etkisiyle erken yaşlardan itibaren kelâm, felsefe ve matematik ile ilgilenmeye başladı. Felsefi gelişmesinin belirli bir evresinde İbn-i Sina’nın İşârât’ını okudu ve uzun yıllar bu metinle uğraştı. Bu uğraşmaların ardından en önemli eserlerinden biri sayılan Şerh-i İşârât´ı kaleme aldı.

Kemalûddin Hâsip’ten matemetiği ve Burhanüddin Hamedanî’den hadisleri öğrendi. Pek çok bilgi dalıyla ilgilendi ve derinleşmeye çalıştı; tanınmış bilginler yetiştirdi (Allâme Hillî, Kutbüddin Şirvanî gibi).İsmaili mezhebinden ve edebiyat, tasavvuf ve felsefe ilgilisi Nasîrüddin Ebu’l-Feth b.Mansûr’nin meclisinde yer aldı. Abbasi halifesi El-Mûtasım’ı öven bir kaside yazdıktan sonra araları açıldı ve sürgüne gönderildi.

Hassan Sabah’ın yedinci halefi Khudavend Alaüddin aracılığıyla Alamut kalesinde saklandı. Daha sonra, 1247’ye kadar, yarı tutuklu olarak Meymûn Daye kalesinde tutuldu. Moğolların kaleleri ele geçirmesiyle serbest kaldı. Moğol hükümdarı Hülâgu’nun müşaviri olarak görev aldı ve bütün bilimsel ve felsefi çalışmalarında ondan destek aldı. Ünlü Marâgâ Rasathanesini bu sırada kurdu ve bu kurum en büyük islam bilim kurumlarından biri olarak yer aldı. Rasathanenin yanında büyük bir kütüphane kurulması da gerçekleştirildi, burada dört yüz bin kitabın toplandığı sanılmaktadır. Hûlagü han bir yandan Bağdadı yakıp yıkan bir yandan da orada yeniden bilim kurumlarının kurulmasını destekleyen kişi oldu. Daha sonraki hükümdar Abaka Han tarafından da destek gördü ve yaşlılığında bu destek sayesinde önemli eserlerini üretti.

Felsefesi

Nasîrüddin Tûsî, islam felsefesinde yeni bir felsefe ekolü ortaya koymamıştır, ancak yine de felsefi çalışmaları derinlik ve kapsamıyla etkili olmuş bir bilge olarak yer edinmiştir. Daha çok meşşai filozoflarının yolundan gitmiş olduğu söylenebilir, onların felsefi tezlerini Şiiliğin prensiplerine uyarlamaya çalıştı. İslam dünyasında ilk defa bir sistematik etik kitabını yazan kişi oldu. Sisteminde Aristoteles’in ahlak ilkeleriyle Gazâli’nin mistik ve tasavufi ahlak düşünceleriyle bir arada değerlendirmeye çalıştı. Bir tür sentez arayışında oldu. Bu ahlak felsefesinin bir bölümünü de eğitim konusundaki düşünceleri oluşturmaktadır. Ona göre çocuğun doğumundan itibaren ona uygun bir ad verilmeli (çünkü adlar kader üzerinde etki yapar), iyi bir sütanneye sahip olmalı ve yetişme döneminde çocuk kötü huy edineceği ortamlardan korunmalıdır. Bu süreçte ona aklını kullanmasını ve akıl yoluyla elde edilen erdemleri sevmesini öğretmek gerekir. Arzularına hakim olmanın ve kendini tutmanın bir erdem olarak öğretilmesi gerekir. Bundan sonra ise çocuk hangi sanata ya da ilgiye yetenekli ise ona yönlendirilmeli ve özendirilmelidir.

Şerh’i İşârat (temel felsefe kitabı, 20 yılda hazırlanmış)

Zic-i İlhânî (astronomi hakkında)

Tecrid-ül-akâid (kelam kitabı)

Tezker-i hayat

Tahrir-i Öklides

Tahrir-ül-Macestî

Esas-ül-iktibas (Mantık kitabı)

Esraf-ül-eşraf

Ahlak-ı Nâsırî

Fusul

El-Mesail El-Hayriyat

Bahnâme (Tıp bilimi kitabı

İhvan-ı Safa Kimdir?

İhvan-ı Safa 10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan bir felsefe çığırının taraftarlarına verilen bir addır. Bir nevi felsefe ansiklopedisi mahiyetindeki risalelerini Almanca’ya çeviren Fr. Dietrici, bunların adlarının “Halis kardeşler” anlamına geldiğini söylüyor.

Ortaya çıkışı

Bu ihvan, tarikat olarak önce 980 yılında Irak’ta Zencîler ayaklanmasının tamamen bastırılmış olduğu sırada Vâsıt bölgesinde meydana çıktı. İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne karşılıklı yardımlaşma ve eğitim ile ruhların arınacağına inanan kişilerin bir araya gelmesinden doğan bu İhvan üs-Safa daha çok Yeni-eflatunculuk görüşünün etkisi altında idi.

C. Brockelmann, bunların görüşlerinin temellerini şöyle açıklıyor : “İran’ın Tanrı’nın esirgeyiciliği fikriyle Hermetizm kökenli Gnostik kurumlar, Yunan felsefesinin unsurları ve aydınlıkların Mani dini, Ön Asya (Anadolu) ırkının miras olarak doğuda yayılmış olan esrarengiz eğilimlerine uygun düşen batıni doktrini halinde birbirine karıştı ve şan şöhret düşkünü kışkırtıcılar tarafından türlü zamanlarda en iyi politika aracı olarak kullanıldı. Bu kurallar edebi biçimlerine yüzyıl sonra “Halis kardeşler”in ansiklopedik eserlerinde erişti.”

İhvan-ı Safa topluluğunun üyeleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamakta eldeki bilgiler ise topluluğa karşı olanların eleştiri ve haberlerinden günümüze yansıyanlardan oluşmaktadır.

Eser ve etkileri

İhvan üs-Safa düşünce ve görüşlerini, felsefi inançlarını “risaleler” yani dergiler adı verilen 52 kitapta toplamıştır. Başkanlığını Zeyd b. Rufaa, sekreterliğini Ebu Süleyman’ın yaptığı Risaleler Gazali (1058–1111), İbn Arabi (1165–1240) gibi İslam dünyasının bilginleri, kelamcıları, filozofları ve sufileri üzerinde geniş bir etki bırakmış, yazarları tarafından felsefe ile dinin uyumunu sağlamaya çalışan, Aristo ve Platon felsefeleriyle, Hermetik öğretileri, Yeni Fisagorculuğu, Sabiilerin öğretileri İslami öğretileri birleştirerek sunulmuştur.

Bu risaleleri yazanlar şunlardır :

el-Mukaddesî, Ebu’l-Hasan Ali bin Harun ez-Zencanî, Muhammed bin Ahmet el-Nehracûrî, el-Avfi, Zeyd bin Rifaa

Risalelerin incelenmesinden anlaşıldığına göre “El-İhvan üs-Safa” çığırı, eski Hint ve İran kültür ürünlerine, felsefi-dini görüşlerine yabancı değildir.

Varlık anlayışları

İhvan üs-Safa’nın üzerinde durduğu ana konular ; dünyanın ilahi kaynağı, ruhun Tanrı’ya dönüşü, ilahi niteliklerin ve ruhun özüdür. Dünya Tanrı’dan fışkırmıştır (sudur etmiştir). Bu çıkış vetiresi derece derece olmuştur :

1. Tanrı birliği (vahdet-i ilahi) aşamasında ; bütün varlık türleri birlik içinde, Tanrı özündedir. Burada tek varlık Tanrı’dır.

2. el-Akl aşamasında ; yönetici, denetleyici, öğretici, yol gösterici özellikleri bulunan ; tanrısal varlık olan us (akıl) oluşur. Bu oluşma da bir fışkırmadır.

3. el-Nefs, diri varlıkların özünü oluşturan, nitelik bakımından usla yakınlığı bulunan bir güçtür.

4. İlk madde (maddi ûlâ), yer kaplayan varlıkların oluşturucu gerecidir.

5. Dehr (evren), bütün varlık türlerini kuşatan bütündür.

6. Ecsam (cisimler-nesneler), yer kaplayan tek tek varlıklardır.

7. Eflak (gök katları), ayrı ayrı özellikler taşıyan varlık alanlarıdır.

8. Anâsır (ilkeler yani elemanlar), varlık türlerini oluşturan kurucu özlerdir. Evreni dolduran bütün varlık türleri bu ilkelerin belli oranlarda, belli bir düzene göre, birleşmesiyle biçimlenir.

9. Madenler, bitkiler ve hayvanlar (cemâdât, nebâtât ve hayvanât), evrende bulunan bütün varlık türlerinin toplandığı üç büyük bölümdür. Yeryüzünde görülen ne verse bu üç türden birine bağlıdır.

Bu varlık katları, belli bir diziye göre bir öncekinden doğar. Yaratılış, Tanrı’dan çıkış ile başladı, son varlık katında bütünlüğe ulaştı. Bu çıkış, Tanrı’nın özünden güçlü bir fışkırma niteliğindeydi. Bu nedenle yoktan var etme diye bir olay yoktur, var olan Tanrı’dan, görünüş alanına çıkarak biçimlenme vardır.

Bilgi anlayışı

Bilgi, üç aşamalıdır :

1. Duyular aşağı varlık katlarının bilgisini verir. Çevremizde bulunan nesnelerin, yer kaplayan varlıkların bilgisi yalnız duyu verileriyle sağlanır.

2. Kanıtlama yoluyla daha üstün varlıkların bilgisi kazanılır.

3. Us, sezgi ile insan kendi özünün bilgisini sağlar, kendi kendini bilir. Kendini bilmek bilginin en yüksek aşamasına ulaşmaktır.

Akıl, insanı başarıya ulaştıran en güvenilir yetidir, varlık aşamalarında Tanrı’dan ilk fışkıran akıl olduğundan Tanrı’ya en yakın olan da odur.

İhvan üs-Safa filozofları Kuran’ı mecazi olarak yorumlama yolunu benimsemişlerdir. Savundukları uscu görüş, imanı ustan üstün sayan, İslam bilgelerinin tepkisiyle karşılaşmıştır.Kur’an ile Hadis’ten kaynaklanan düşünce çığırlarının aşırı suçlamaları İhvan üs-Safa filozoflarının etkisini azaltmamıştır. Aktöre sorunlarını yaşama ortamındaki davranışlarla dile getiren bu uscu görüş, insanı bir “us varlığı” olarak yorumlamıştır.

İnsan anlayışı

Onlara göre insanın kötülüklerden, geçici eğilimlerden sıyrılıp, mutluluğa ulaştırıcı bir ahlak ilkesine kavuşması için bilgi gereklidir. Eski Yunan eğitim ve öğretim ilkelerini benimseyen İhvan üs-Safa, dört bölüme ayrılıyordu :

12–30 yaşlar arasındaki gençlerin katıldığı ilk bölümde öğretmenlerin sözlerine uymak, onların gösterdikleri yolda yürümek, düzenli bir nefis eğitimine alışmak gereği vardı.

30–40 yaşlar arasında olanların girdiği ikinci bölümde Dünya ile ilgili felsefi bilgiler öğretilirdi.

40–50 yaşlar arasında olanlar ilahi bilgiler üzerinde çalışırlardı. Bu basamağa erişenler bir takım ilahi sırlar öğrenir ve peygamberlere eşit sayılırdı.

Elli yaşından yukarı olanların kabul edildiği bölüme yükselenler “Melaike-i Mukarribin” denen ve Tanrı’ya en yakın melekler sırasındadırlar. Bu son sıraya girenler, içinde bulunduğumuz alemin ve şeriat kanunlarına bağlı bütün olayların üzerinde bir değer taşırlar.

Din anlayışı

Madde bütün kötülüklerin, eksikliklerin kaynağıdır. Bu yüzden maddeye bağlanmak kişiyi kötülüğe, eksikliğe sürükler.

Tin, Tanrı’dan fışkırmıştır, bütün everni kuşatır, engindir.Bütün öteki tinler, bu engin tinin bir bölümüdür.

Bunlara göre insan bedeni yok olduktan sonra ruh, Tanrı’ya dönecektir. Bütün alemi kuşatan engin ruhun kaynağı olan Tanrı’ya dönüş, büyük diriliştir (ba’s-ü Ba’d el-mevt).İhvan üs-Safa çığırına bağlı kalanların ölümü ise, ruhların geldikleri yere dönmelerinden dolayı küçük diriliştir. Öz olan soylu ve yüce olan, ruhtur. Beden geçicidir, ölümlüdür.

İhvan-ı Safa’ya göre insanlar kusurlu da olsa mevcut dinlerden birini seçmelidirler çünkü bu dinsiz olmaktan daha iyidir, ayrıca her dinde hakikatin çeşitli unsurları bulunmaktadır. Mezhepler konusunda da İhvan-ı Safa liberal bir tutum takınmakta ve takipçilerine mezhep taassubundan uzak durmalarını öğütlemektedir. İnanç bir seçim işi olduğu için bu konuda kişilerin zorlanmasından, herhangi bir dine inanmaya mecbur tutulmalarından yana değildirler İhvan-ı Safa yazarları. Ancak dinin topluma ilişkin bazı kuralları toplumun huzur ve refahını sağlamaya yönelik olduğundan sosyal düzenlemelerin konusu haline gelebilir.

Kutsal kitaplardaki yaratılış, Adem, şeytan, hesap günü, cennet ve cehennem gibi metafizik hususların mecazi şekilde anlaşılması gerektiğini düşünen İhvan-ı Safa bu kavramlara birer sembol olarak yaklaşırlar. Kavramların arkasındaki sembolik manaya ulaşamayan kişiler (İhvan-ı Safa terminolojisinde Avam denir) bu ifadeleri sözlük anlamlarıyla algılar. Örneğin melekler, cin, şeytan İhvan-ı Safa’ya göre tabiat kuvvetlerinin (el-kuvvetu’t-tabiiyye) sembolleridir.