Hz Peygamberin Güzel Özellikleri nelerdir?

 

Edebi Rabbimi bana öğretti pek güzel terbiye etti
– Kötü söz söylemezdi
– Kimseyle çekişmezdi.
– Her zaman ağırbaşlıydı
– Dünya işleri için kızmazdı.
– Umanı ümitsizliğe düşürmezdi.
– Kimsenin kusurunu aramazdı.
– Affedici idi intikam almazdı.
– Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.
– Yemek seçmezdi önüne ne konulsa yerdi.
– Susması konuşmasından uzun sürerdi.
– Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.
– Sade kıyafet giyer gösterişten hoşlanmazdı.
– Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz ve bağırmazdı.
– Konuşurken adeta çevresindekileri kuşatırdı.
– Kimseye hakkında hayırlı olmayan bir söz söylemezdi.
– Kendi şahsı için asla öfkelenmezdi öç almazdı.
– Kendisinden bir şey istendiğinde asla hayır demezdi.
– Kelimeleri tane tane ve inci gibi idi.
– Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dinlerdi.
– Halkın kullandığı hiçbir kötü sözü kullanmamıştı.
– Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir halde dururdu.
– Fakirlerle beraber yerdi öyle ki onlardan ayırt edilmezdi.
– Sıradan değildi ama sıradan insanlar gibi yaşardı.
– Hiç kimseyi ne yüzüne nede arkasından kınardı.
– Düşmanlarını affetmekle kalmaz onlara değer verirdi.
– Gereksiz yere konuşmaz konuştuğunda da ne eksik nede fazla söz kullanırdı.
– Bir topluluk içersinde oradakiler bir şeye gülerse O’ da güler bir şeye hayret ederlerse O’ da hayret ederdi.
– Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez bulunduğu yerde ayrı bir yere oturmazdı.
– Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti; “Dünyada garip bir yolcu gibi ol”
– Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü. İki yalına salınmaz adımlarını geniş atardı. Yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilerek vakar ve sükunetle yürürdü.
– Sabahları evden çıkarken şöyle derdi; “İlahi yolda sapmaktan ve saptırılmaktan kanmaktan ve kandırılmaktan haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım.”
– Çok konuşmazdı öz ve hikmetli konuşurdu
– Düşünceliydi boş şeylerden yüz çevirirdi.

Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.

O, Hz. Peygamber’di. Efendimizdi.

Binlerce Selat ve Selam olsun iki Cihan Güneşine ……

 

 

Peygamber Efendimizin (asa) çok evlenmesinin hikmetleri nelerdir?


Mevzuyu ilk önce, O pak şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki, güzel ahlakın zirvesinde olan Efendimiz (ASM), yirmi beş yaşına kadar hiç evlenmedi. O sıcak memleketin hususî durumu da göz önüne alınacak olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da, dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi, O’nda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu gösterir. Eğer bu hususta, Efendimizin (ASM) küçük bir hatası bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu cihana ilân etmekten bir an bile geri kalmayacaklardı. Hâlbuki eski ve yeni bütün düşmanları, O’na hiç olmayacak şeyleri dayandırdıkları hâlde, bu yönde bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir.

Peygamberimiz (sav) ilk evliliklerini, yirmi beş yaşlarında iken yaptılar. Bu evlilik, Allah ve Resulü (asa) katında çok yüce ve müstesna; fakat başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmi üç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi kapanan bir perde gibi, arkada acı bir hasret bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sav) yirmi beş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı. Evet, aile, çoluk çocuk her şeyiyle yirmi üç senelik bu mesut hayattan sonra, yeniden dört beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.

İşte, diğer bütün evlilikleri de böyle evliliğe alâkanın azaldığı bu yaştan sonra başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette elli beş yaşından sonra yapılan evlilik de, insani bir arzu ve şehevîlik görmek, ne insafın, ne de akıl ve kalbin kabulleneceği bir şeydir.

Burada akla gelen diğer bir mesele de, Efendimizin (ASM) peygamberliğinin çok evlenmeyi gerektirdiği yönüdür:

A) Evvelâ, bilinmelidir ki, bu meseleyi, bu şekilde medar-ı bahs edenler, ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki, onların böyle bir şeyi kınamaya asla ve kat’a hakları yoktur. Zira onlar, bütün prensiplere karşıdırlar. Hiçbir kânun ve kayda tâbi olmaksızın, pek çok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâha müsaade ederler. Yahut bunlar, belli kitaplara dayanan farklı din mensuplarıdır. Onların hücumu da, insafsızca, garazlı ve araştırılıp düşünülmeden yapılmış, hatta kendi namlarına üzülecek bir durumdadır. Çünkü ellerindeki kitapların ve o kitaplara bağlı cemaatlerin kendi peygamberleri olarak kabul ettikleri, nice büyük peygamber vardır ki; bunlar birçok kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir.

Meselâ; Süleyman (as) ve Davud (as) peygamberleri düşününce, onlara mensup olduklarını iddia edenlerin bu meseleye itiraz etme hususunda insaflı davranmadıkları açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla, çok kadınla evlenmeyi, Peygamberimiz (sav) başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok evlilik, nübüvvetin ruhuna da zıt değildir. Kaldı ki; daha sonra görüleceği gibi birden fazla evliliğin peygamberlik vazifesi açısından da, düşünülenlerin de ötesinde pek çok faydaları vardır.

Evet, çok kadınla evlenme, özellikle yeni dini hükümler ve şeriatlarla gelen peygamberler için bir bakıma zarurîdir. Zira dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, bu yönleri ancak bir insanın nikâhlısı tam olarak öğrenebilir. Dolayısıyla, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir kapalı anlatım veya dolayısıyla ifade etme mecburiyetinde olunmadan -ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı ve hayata tatbik noktalarını zorlaştırır- her şeyi alabildiğine açıklık içinde anlatacak, mürşidelere yani hanım öğreticilere ihtiyaç vardır.

İşte, her şeyden evvel, nübüvvet hanesinde olan bu temiz ve pak peygamber hanımları, kadınlık âlemine karşı yol göstericilik ve tebliğ vazifesinin sorumluları ve nakilcileri bulunmaları itibarıyla, peygamber için de, peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli, hatta olmazsa olmaz durumdadırlar.

B) Diğer bir husus da, umumî manada Efendimiz (asa)’in eşleriyle alâkalı oluyor ki, o da:

1) Eşler arasında, yaşlı, orta yaşlı ve gençler bulunması itibarıyla, bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli dini hükümler bina ediliyor. Ve bizzat Peygamber (sav) hanesi içinde bulunan bu pak eşler sayesinde uygulama imkânı buluyordu.

2) Eşlerin her birerleri, çeşitli kabilelerden olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında; sonra da Efendimizin (ASM) muazzez şahsiyetiyle akrabalık bağının kurulduğu bütün cemaatler içinde, köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu. Her kabile ve oymak, O’nu, kendinden biliyor, din hissinin yanında, cibillî bir akrabalık bağıyla O’na karşı derin bir alâka hissediyordu.

3) Her kabileden aldığı kadın, O’nun hayatında ve ebedi aleme göçmesinden sonra, kendi cemaati arasında çok ciddî dinî hizmete vesile olabiliyor; uzak yakın bütün akrabalarına, Efendimizin (ASM) gizli ve aşikâr bütün sünnetleri ve dini hükümler noktasında tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O’nun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’ân’ı, tefsiri, hadisi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.

4) Bu evlilikler vasıtasıyla, Peygamber Efendimiz (ASM), âdeta bütün Arap Yarımadası ile yakınlık tesis etmiş gibi, her hanenin, teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu yakınlık vasıtasıyla O’na yaklaşabiliyor ve dinîn emirlerini öğrenme fırsatını buluyordu. Aynı zamanda bu ayrı ayrı aşiretlerin her biri, bir çeşit, kendini O’na yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu.

Mahzumoğulları, Ümmü Seleme vasıtasıyla; Emevîler, Ümmü Habîbe vasıtasıyla; Hâşimîler, Zeynep bintü Cahş (r.anha) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar sayıyorlardı…

C) Buraya kadar olanlar umumî manada ve bazı yönleriyle de, diğer peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de, hususî manada ve teker teker her eşinin hususi faziletleri noktasında, meseleyi ele alalım:

Evet, burada dahi göreceğiz ki; insan mantığı, vahiy ile desteklenen o Zat’ın (ASM) mübarek hayatı karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; diğer bir tabirle insan düşüncesi vahyin gölgesi altında bulunan bu büyük dahi önünde iki büklüm oluyor.

1-) İlk zevceleri Hz. Hatice (r.anha) validemizdir. Kendinden on beş yaş daha büyük olan bu nadide kadınla izdivaçları, her evlilik için en büyük örnek mahiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu, derin bir vefa ve sadakatle Hz. Hatice validemizin aziz hatıralarına bağlı kaldığı gibi, vefatından sonra dahi O’nu hiçbir zaman unutmamış, hatta her vesile ve fırsatta O’ndan bahisler açmıştır.

Hz. Hatice’den sonra Peygamberimiz (sav) dört beş sene evlenmediler. Başlarında birçok yetim bulunmasına rağmen, onların külfetlerine katlanıp, bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini yürüttüler. Farzımuhal, öncesinde ve sonrasında kadınlara karşı küçük bir zaafı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi?..

2-) Sıra itibarıyla olmasa bile ikinci zevceleri, Âişe-i Sıddîka’dır (r.anha). En yakın arkadaşının kızı; acı tatlı bütün bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı, nebinin en müstesna ikramıdır. Bütün yakınlıkların, akrabalıkların sona erdiği günde, sona ermeyen yakınlığıyla O’nun yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet, Âişe-i Sıddîka ile Hazreti Ebû Bekir, maddî manevi hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde Efendimize (ASM) yakın olma şerefine mazhar olmuşlardı.

Ayrıca, Hz. Âişe gibi çok zeki bir müstesna insan, nübüvvet davasına tam vâris olabilecek yaradılışta idi. Evlilikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle kendini ispatlamıştır ki; o eşsiz varlık, ancak peygamber eşi olabilirdi. Zira o, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nadide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, Efendimizin (ASM) görünen görünmeyen bütün tüm hallerini emsalsiz kavrayışıyla, hakkıyla temsil ediyor ve yansıtıyordu.

Bunun içindir ki; Efendimiz (asa)’e rüyasında, onunla evlalık yapacağı işaret ediliyor ve henüz gözlerine başka hayal girmeden Peygamber hanesine ayak basıyordu…

Bu sayede o, Hz. Ebû Bekir (ra) için şeref kaynağı olacak ve kadınlık âlemi içinde, bütün istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek, Efendimiz (asa)’in en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük muallim ve tebliğci olmaya hazırlanacaktı. İşte böylece, o da hem bir zevce, hem de bir talebe olarak Efendimizin (ASM) saadet hanesine girmiş bulunuyordu.

3-) Yine evlenme sırasına göre olmamakla beraber üçüncü eşleri, Ümmü Seleme’dir (r.anha). Mahdum Oymağı’ndan ve ilk Müslümanlardan olan Ümmü Seleme, Mekke’de büyük zorluklar görmüş; ilk olarak Habeşistan’a, ikinci defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasında yer almıştı.

Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocası vardı. Ve Ümmü Seleme’nin nazarında eşi, benzeri olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı, bu eşsiz hayat arkadaşı Ebû Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla baş başa kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Ebû Bekir ve Ömer (ra) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti. Zira onun gözünde Ebû Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu.

Nihayet, izdivaç teklifiyle Allah Resulü (sav) ona el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiîydi, zira İslâm ve iman uğrunda hiçbir fedakarlıktan geri olmayan bu benzersiz kadın, Arab’ın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı. Ve işte Kâinatın Efendisi (asa), onu nikâhı altına alırken bu yardım elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazifesini, o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine getiriyordu.

Ümmü Seleme de Hz. Âişe gibi zeki, kapasiteli ve kabiliyetli bir kadındı. Bir muallim ve tebliğci olma kabiliyetlerini taşımaktaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himayeye alırken diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin kıyamete kadar şükran duyacağı bir talebe daha ilim ve irşat medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa altmış yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimiz (asa)’in, bir sürü çocuğu olan dul bir kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle asla ve kat’a!…

4-) Bir diğer zevceleri de Remle bint-i Ebî Süfyan’dır (Ümmü Habîbe) (r.anha). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı… Bu da ilk Müslüman olanlardan ve birinci safta yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan’a hicreti, orada kocasının önce Hıristiyanlığı kabul etmesini, sonra da vefatını görmüş çok sıkıntılar çekmiş bir kadın…

O gün sahabi, sayı itibarıyla az; mal yönünden fakirdi. Herhangi birine bakacak, geçim sıkıntısına ortak olacak durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya din değiştirip, Hıristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibarıyla en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Bir tek şey kalıyordu; o da Efendimiz (asa)’in müdahalesi ve yardımı…

İşte, Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak; zenciler arasında; kocasının dinden çıkması ve vefatı kendisini bindir sıkıntılara uğrattığı günlerde; Necâşi’nin huzurunda, Peygamberimizle (asa) nikâhının kıyılması gibi en tabii bir şey yapılıyordu. Bunu değil kınamak“Rahmetin li’l-Alemin” olmanın gerektirdiği bir hususun gerçekleşmesi sayarak alkışlamak lâzımdır.

Kaldı ki; bu büyük kadının da, emsali gibi kadın erkek Müslümanların irfan hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak, o saadethaneye intisap ediyordu.

Aynı zamanda bu evlilik sayesinde, Ebû Süfyan ailesi de, Peygamberimizin (ASM) hanesine teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak yumuşamış oluyordu. Hem değil sadece Ebû Süfyan ailesi, belki bütün Emevîler’de tesirini gösterecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve dışa kapalı olan bu aile, Ümmü Habibe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.

5-) Saadet hanesine girenlerden biri de Zeynep bint-i Cahş’dır (r.anha).Alabildiğine asil ve o kadar da ince, iç derinliğine sahip Hz. Zeynep, Sultan-ı Enbiya (asa)’ın yakın akrabası ve yanı başında büyüyen, gelişen bir kadındı. Efendimiz (sav), Zeyd (ra) için O’nu talep ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimiz (asa)’e verme temayülünü göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimizin (sav) ısrarıyla Zeyd b. Hârise (ra)’e vermeye razı olmuşlardı.

Zeyd, bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasına girmiş ve sonra Kâinatın Efendisi (asa) tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir azatlı idi. Peygamber Efendimiz (sav) bu izdivaçtaki ısrarıyla, insanlar arasındaki eşitliği tesis, kuvvetlendirerek dengeyi sağlamak istiyor ve bu zor işe de, yine yakınlarıyla başlıyordu. Ne var ki, Zeynep gibi çok yüce fıtratlı bir kadın, emre uyarak gerçekleştirdiği bu evliliği, uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece bir ızdırap ve hasret olmuştu.

Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat Efendimiz (asa) Zeyd’i vazgeçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnada, Cibril (as) geldi ve semavi fermanla, Zeyneb’in Peygamber Efendimiz (asa) ile izdivaç etmesi emrini getirdi. Efendimiz (asa)’in maruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı; zira o güne kadar, kimsenin cesaret edemediği bir şey yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilân-ı harp ediliyordu. Bu çok çetin bir mücadeleydi. Ancak Allah emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz (asa), derin bir kulluk şuuruyla, nezih şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe’nin dediği gibi, farzımuhal, Peygamberimiz (asa)’in, Kuran’dan bir şeyi saklaması caiz olsaydı Zeyneb’le evliliğini emreden âyetleri gizlerdi. Evet, bu Efendimiz’ e (ASM) o kadar ağır gelmişti…

İlâhi hikmet ise, bu temiz ve yüce varlığı, Peygamber (asa) hanesine sokmak, ilim ve irfan yönüyle hazırlamak, irşat ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet, öyle de oldu. Ve daha sonraki nezih hayatı boyunca, peygamber zevceliğinin iktiza ettiği inceliklere riayet etti.

Ayrıca, cahiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Cahiliye ye ait bu âdet, kaldırılmak murat buyurulunca, yine tatbikata Efendimiz (asa) ile başlanıldı. Herhangi bir kimseye “evlâdım” demekle, evlâdınız olamayacağı gibi, “evlâdım” dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz.

6-) Saadet hanesine girmekle şereflenenlerden biri de, Cüveyriye bintü’l-Hâris’dir (r.anha). Gayri müslim olan kabilesine karşı harp edilmiş ve kadın erkek esir edilmişlerdi. Hissiyatı alt üst olmuş, gururu kırılmış bu saray mensubu kadın, Peygamberimiz (asa)’in huzuruna getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu.

İşte o zaman Efendimiz (ASM), yağdan kıl çekme kolaylığı içinde meseleyi bir hamlede halletti. Peygamber Efendimiz (asa) Hz. Cüveyriye (ra) ile nikâh kıyınca, Cüveyriye, müminlerin anası mevkiine yükseldi ve sahabenin bakışında bir hürmet abidesi hâline geldi. Hele Ashâb-ı Resûlullah, “Peygamber’in akrabaları esir edilmez.” deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye (ra) hem de onun Aşireti’nin gönlü fethediliverdi.

Görülüyor ki, Peygamberimiz (asa) altmış yaşları dolaylarında, yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok meseleyi bir çırpıda hallediyor; kızıl kıyamet hâdiselerin içinde, barış ve sükûn meltemleri estiriyordu.

7-) Talihliler arasına karışanlardan birisi de, Safiyye bintü Huyey’dir (r.anha). Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur, Hayber Vak’ası’nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş; kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (ra) büyük bir öfke ve intikam hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, müminlerin hürmet duyacağı, Efendimiz (asa)’e zevce olma muallâ mevkiine yükselince, hem Ashab’ın (ra) “Anam anam” diyerek hürmet göstermeleri ve hem de Efendimiz (asa)’in eritici ve tüketici yüceliği karşısında, Hz. Safiyye (ra) olup biten her şeyi unuttu ve Peygamberimiz (asa)’e zevce olmakla iftihar etmeye başladı.

Ayrıca, Hz. Safiyye vasıtasıyla pek çok Yahudi’nin, Efendimiz (asa)’i yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fiilinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah (cc) bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket yaratmıştı.

Bundan başka, düşmanların iç âleminden haberdar olma bakımından, ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de uygun olur zannederim. Hazreti Safiyye ve emsali ayrı milletlerden olan kadınların, o milletlerin iç durumlarına nüfuz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hain olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.

😎 Bu bahtiyarlardan biri de Hz. Sevde (r.anha) Validemizdir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü Habibe’nin kaderine benzer şekilde, kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.

Efendimiz (asa), bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmadan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz (asa)’in nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu.

İşte bütün izdivaçlarında, bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz (sav) hiç mi hiç nefsani duygularıyla bu işin içine girmemiştir. Ya Râşid Halifelerin ilk ikisine karşı olduğu gibi, vezirleriyle bir yakınlık tesis etme ve zevcesi olacak kadındaki istidat ve kabiliyet veya teker teker, diğerlerinde gördüğümüz gibi, başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve yükler altına girmiştir.

Bunlardan başka, Peygamber Efendimiz (asa)’in bu kadar kadının, kalacak yer, gıda, elbise gibi ihtiyaçlarını, en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı muamelesinde kılı kırk yararcasına, adalet ve hukuklarına dikkat etmesi; aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi, meydana gelen problemleri yağdan kıl çekme rahatlığı içinde halletmesi, Bernard Shaw’ın ifadesiyle “En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde halleden…” O müstesna Zat’ın peygamberliğine delâlet eder…

Bir kadın ve bir iki çocuğun dahi, idaresinin ne kadar müşkül olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka aile yapılarına şahit olmuş; girdiği yuvalarda farklı mizaçlar kazanmış pek çok kadını, bir şiir ahengi ve ritmi içinde idare eden, o muallâ ve aziz varlık karşısında iki büklüm oluyoruz.

Bir husus kaldı ki, o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin üstünde olma durumudur. Bu, bir hususî durumdur. Evet, bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri içerisinde barındıran bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak edilmiştir.

Kaynak : Sorularla İslamiyet

Mevlit Kandili nedir

Mevlit Kandili ya da Veladet Kandili, Mevlid en-Nebi , İslam dininin peygamberi olan Muhammed bin Abdullah’in doğum gecesi aynı zamanda Hicrî Rebiul-evvel ayının onikinci gecesidir. Klasik dönemde (Asr-ı Saadet ve Dört Halife Dönemi) kandiller yer almadığı için geçmişi pek eskiye dayanmamaktadır.

Mevlid, “doğum zamanı” demektir. İslam’da Hz. Muhammed (S.A.V.)’in doğum günü farklı mezheplerden kutlanır. Sünnilerde Rebiul-evvel ayının 11.sinden 12.sine bağlayan gece, Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17’ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki haftayı da Vahdet Haftası ilan etmişlerdir.

Kandil Geceleri İslam’ın ilk zamanlarında var olan bir adet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye’de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim’den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır

Kutlu Doğum Haftası nedir

Kutlu Doğum Haftası: Peygamber Efendimizin (Hz. Muhammed (S.A.V.)) doğduğu günü (20 Nisan) içeren hafta.

Mevlid Nedir? Doğum zamanı demektir. Peygamberimizin doğumu ve bunu anlatan eser anlamında kullanılır.

1989 yılından beri kutlanmakta olan Kutlu Doğum Haftası fikri nasıl doğdu?

Sizin de bildiğiniz gibi Peygamberimizin dünyayı teşrifleri olan Mevlid-i Nebevi, asırlardır milletimiz tarafından ‘Mevlid Kandili’ olarak kutlanmaktadır. Mevlid Kandili ilk defa 13. asırda Erbil Atabeği Muzafferüddin Gökbörü tarafından iki ay süreyle kutlanmaya başlandı. Mevlid Kandili münasebetiyle ilim adamları bir araya gelip ilmi, fikri sohbetler yapıyor, halk sokaklarda mevlidi bir bayram havasında kutluyordu.

Süleyman Çelebi’nin kaleme aldığı Vesiletü’n Necat isimli şiirin, Mevlid adıyla, yüzyıllardır sevinçte, tasada, doğumda, ölümde okuna gelmesi ve bu geleneğin bugün de canlı bir şekilde devam etmesi, Peygamber sevgisi etrafında teşekkül eden milli ruhun ifadesidir. Yüce dinimiz, huzurlu ve mutlu dünyanın en büyük hayat kaynağıdır. Bu noktadan hareketle dini tefekkürü cami dışına taşırmak, değerli ilim adamlarımızın araştırmalarını ve düşüncelerini halka aktarabilmek için Mevlid kandilini hayırlı bir vesile telakki eden Türkiye Diyanet Vakfı, yüzyıllar önce bir ilim ve kültür bayramı şeklinde kutlanan Mevlid geleneğini canlandırmayı amaçlamıştır. Bu düşünce ile Peygamberimizin doğum gününü içine alan haftayı, “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etmiştir.

Bir gelenek haline gelen Kutlu Doğum Haftasının gayesi nedir?

Mevlidi, Türk kültürünün sağlam bir mesnedi, milletimizi birlik ve bütünlük içinde aydınlık geleceğe taşıyacak sağlam bir gelenektir. Hafta dolayısıyla hazırlanan programlar belirlenirken gözetilen gaye hep bu olmuştur. Takip ettiğimiz geleneğin gücü ve bunun hâlâ milletimizin gönlünde dipdiri yaşaması, gelecek için bizleri umutlandırmaktadır. Yüzyıllardır görülmüştür ki Türk Milleti inançlıdır, hoş görülüdür, dinî inançlarını bir kavga konusu olarak değil, barış ve huzur kaynağı olarak görmektedir. Mevlid’le ifadesini bulan kültür atmosferi, bu geleneğin devamıdır.

1989’dan beri icra ettiğimiz programlardan devşirdiğimiz fikir ve kültür iklimi, Türkiye Diyanet Vakfı’nın hayırlı bir yolda olduğunu göstermektedir. Unutulmamalıdır ki, insanlık için en güzel rehber; bütün güzellikleri bünyesinde toplayan ve güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilen Hz. Peygamber, model ise Peygamberimizin insanlığa sunduğu modeldir. Çünkü O, tam bir anarşi ve kargaşa ortamında, insanlık için bir güneş olmuş, çirkinlikleri güzelliklere tebdil etmiştir. İnsanlık O’nun getirdiği yüce değerler ve prensipler doğrultusunda büyük medeniyetler kurmuş, kaybedilen haklarına kavuşmuş, fıtratında var olan yüce değerlerin farkına varmış, kadın erkek Allah’ın ve cemiyetin huzurunda eşit olmanın hazzını tatmıştır.

İslam medeniyeti Kur’an ve Hz. Peygamberin sünnetinden kaynaklanan, evrensel ahlak ilkeleri ve insan hakları ile ilmi anlayış üzerine bina edilmiştir. Zira İslam Medeniyetinin esası, İslam dininin hikmet ve adaleti üzerine kurulmuş olduğundan, ilmi ve irfanı öğretmiş, zulmü ve zoru yasaklayarak, haksızlıklara karşı koymayı hedef almıştır.

Şurası bir gerçektir ki Cenab-ı Hak, insanın kendisi ile olan ilişkisini iman ve ibadete bağladığı halde, insanın diğer insanlar ve eşya ile ilişkilerini ahlak ve hukuk kurallarına bağlamıştır. Kamil bir insan, bu ilişkilerini yerli yerince ve dengeli bir biçimde yapan kişidir. İşte Hz. Muhammed, bunu sağlayan ve bize örnek olan insandır. O alemin değil alemlerin efendisidir.

DÖRT BÜYÜK KUTSAL KİTAP

KUTSAL KİTAP

Allah tarafından vahiy yoluyla peygamberlere, peygamberler aracılığıyla da

İnsanlara bildirilen emir ve yasakların bulunduğu kitaplara kutsal kitap denir.

Bu kitapların kutsal sayılmaları Allah’ın sözlerini içermelerindendir.

Kutsal kitaplar hangi adlarla anılır? Kutsal kitaplara, ilâhî kitap, semavi kitap da denir. Bu kitaplarda Yüce Allah, biz kullarına peygamberleri aracılığı ile öğütler vermektedir. Bu kitaplar, sadece inanç ve ahlaktan ibaret değillerdir. Aynı zamanda insanın yararına olan kurallar, emir ve yasaklar içerirler. Bütün bunların tek bir amacı vardır. O da insanlığın mutluluğudur.

ALLAH NİÇİN VAHİY GÖNDERMİŞTİR?

Vahiy, bir şeyi gizli ve çabuk olarak bildirmektir. Dini anlamı ise, Allah

Tarafından doğrudan doğruya veya elçi vasıtasıyla peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifade eden bilgi demektir. Tanrının büyük ve emirlerinin Peygambere duyurulmasına vahiy denir. Yüce Allah emir ve yasaklarını hangi yollarla peygamberlerine ulaştırmıştır? Yüce Allah, emir ve yasaklarını peygamberlere, doğrudan veya melek (Cebrail)vasıtasıyla ulaştırmıştır.

Vahiy yoluyla ulaşan kutsal kitaplar bizim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Onlar bize güzel ahlâk sahibi olmanın yollarını öğretir. Allah’ın emir ve yasakları, insanların iyiliği, sağlık ve mutluluğu için gönderilmiştir. Kutsal kitaplarda hangi konular bulunmaktadır?

Peygamberler insanlara doğru yolu göstermek için gönderilmiştir. Tarih boyunca insanoğlu zaman zaman Allah’ın bildirdiği yoldan ayrılıp, putlara tapmalardır. Bunun sonucunda Allah, o insanlara peygamberler aracılığıyla vahiy göndermiştir. Bu vahiylerde, insanların Yüce Yaratıcıya ibadet ve itaat etmeleri, kötü Alışkanlıklarından vazgeçmeleri ve iyi huyları benimsemeleri istenmektedir. İbadetlerin insanlara öğretilmesi, Tanrının buyruklarının insanlara iletilmesinde vahyin dolaysıyla kutsal kitapların ve peygamberlerin işlevi çok önemlidir. Kötü ahlâkın yaygınlaştığına, huzur, güven ve barışın yok olduğu durumlarda Allah, kutsal kitaplar göndermiş. Ve bu kitaplardaki öğütlere uyulmasını istemiştir.

Biz Müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanırız.

Kuranı Kerim Peygamberimize indirilişi gibi titizlikle korunmuş ve hiçbir

Değişikliğe uğramamıştır. Çünkü Allahü Teala bir ayette “Onu biz indirdik. Onun koruyucusu ve muhafaza edicisi de biziz.” buyurmaktadır.

Dört büyük ilahi kitap

a-Tevrat, Hz. Musa’ya gönderildi.

b-Zebur, Hz. Davut’a gönderildi.

c-incil, Hz. İsa’ya gönderildi.

d-Kuran› Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e gönderildi.

Allah tarafından peygamberlere gönderilen kitaplardan bazıları birkaç

sahifeden meydana gelen küçük kitapçıklardır. Bunlara suhuf (sahifeler)

denilir.

Sahifeler şu peygamberlere gönderilmiştir:

10 sahife Hz. Adem,

50 sahife Hz. şit,

30 sahife Hz. idris,

10 sahife Hz. İbrahim, olmak üzere toplam 100 sahifedir.

Tevrat, Hz. Musa’ya gönderilen kitaptır. Tevrat’ın bir diğer ismi de Ahdi Atik’tir. Musevilik (Yahudilik) dininin kutsal kitabıdır. İbranice ve Aramca olarak yazılmıştır. Tevrat, kanun yasa anlamlarına gelir.

Yahudi dininin kutsal kitabı Tevrat beş Kitaptan oluşur. Bunlar;

Tekvin b- Çıkış. c- Levililer d- Sayılar e- Tesniye

Tevrat Sina Dağında Hz. Musa’ya, Allah tarafından verilen dört büyük kitabın birincisidir.

Tevrat’ı insanlara yol gösterici (Ali İmran 3-4), doğruyu açıklayıcı ve rahmet olarak

( Enam 154-157) göndermiştir. Yahudilerin yazılı dini edebiyatına Tanah, sözlü dini

edebiyatına ise Talmut adı verilir. Yahudilerin Tanah adını verdiği kutsal kitaplarına

Hz. Davut’a gönderilmiştir. Zebur’da daha çok ilâhîler, dualar ve zikirler vardır.

Biz Müslümanlar Zebur’un Allah’tan geldiğine inanırız. Yahudi dininin kutsal

kitabıdır. Tevrat kitabının sonuna ekli olarak korunmuştur. Zebur, kitap anlamına

gelir. Günümüzde Tevrat, Tanahın içinde Mezmurlar adı altında yer almaktadır.

Mezmurlar 150 mezmurdan oluşmaktadır. içinde, dinî ayin ve bayramlar hakkında bilgilerde mevcuttur. Zebur Tevrat’tan sonra gönderilmiştir. Zebur hakkında Kuran’da diğer kutsal kitaplar kadar açıklayıcı bilgi bulunmamaktadır.

Hıristiyanların kutsal kitabı olan incil, Hz. İsa’ya gönderilmiştir. Diğer kutsal kitaplar gibi İncil’in de Allah’tan geldiğine inanırız. incil, kelime olarak müjde, iyi haber anlamlarına gelir. inciller, Hıristiyan Kutsal Kitabı (Kitabı Mukaddes’in) bir bölümü olan Yeni Ahitte bulunmaktadır. Yeni Ahit’in en önemli bölümünü dört incil oluşturmaktadır. Bu dört incil, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dır. İncil, Hz.isa zamanında yazıya geçirilmemiştir. Daha sonra kendisine inanan havariler tarafından kaleme alınmıştır. Bu incilleri incelediğimizde, insanlara doğru yolun gösterildiği ve bireylerin kötü davranışlardan kaçınmaları emirleri bulunmaktadır.

Zaten kutsal kitapların hepsinde bu durum göze çarpmaktadır.

Kuran’ı Kerim İslâm dininin peygamberi olan Hz. Muhammed’e gönderilmiştir. Yüce Allah’ın Kuran’ı Kerim, Allah’tan geldiği şekliyle korunmuş, günümüze kadar değişmeden gelmiştir, Hz. Muhammed aracılığıyla bütün insanlara gönderilen ilâhî kitabımızın evrensel özelliği kıyamete kadar geçerlidir.

Allah’tan gelen vahiy (dini bilgiler) bazen tam bir cümle bazen da tam bir metin olarak gelirdi. Metinlerin her birine sure, surelerin her bölümüne de ayet denir. Kuran’ı Kerim’de 114 sure ve yaklaşık 6666 ayet vardır.

Hz. Peygamber, Allah’tan gelen dinî bilgileri, hiç ekleme ve çıkarma yapmadan, çevresindeki insanlara okurdu. Onlar da gelen vahyi, ezberleyip, hemen yazarlardı çevresindeki insanlara okurdu. Onlar da gelen vahyi, ezberleyip, hemen yazarlardı. Allah’tan Cebrail Meleği vasıtasıyla gelen vahiyleri yazanlara “vahiy kâtipleri” denilir. Kuranı Kerim 610-632 yılları arasında yani yaklaşık 23 yılda bölüm bölüm olarak indirilmiştir. Furkan suresi 23. ayetinde şöyle buyrulmaktadır.”…Halbuki biz

vahiyle senin kalbini pekiştirmek için böyle ara ara indirdik ve onu parça

parça okuduk.” Kuranın ilk ayeti, 610 yılında Hıra mağarasında vahiy meleği

Cebrail tarafından getirilmiştir.

Peygamberimiz sağ oldukça vahiyler devamlı geldiği için, Kuranı Kerim ancak Hz. Ebu Bekir’in halifeliği zamanında toplanıp kitap haline getirilmiştir. Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ise çoğaltılarak başka ülkelere gönderilmiştir.

.

Hz. Musa


Musa İbrani peygamber, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik dinlerinde ve Bahaî inancından peygamber kabul edilir.

Tevrat, Allah tarafından Musa’ya indirilmiştir. Kızıldeniz’i mucizevî bir şekilde asasıyla yararak İsrail Oğulları’nı Mısır’dan çıkarmış, Firavun ve ordusu İsrail Oğulları’nın peşinden gelirken Kızıldeniz’de boğulmuşlardır.

Hayatı

Çıkış ve Tekvin’e göre; İsrail oğulları Mısırlı yerliler ile birlikte Nil Deltası’nın doğusunda yaşıyorlardı. Burada ağır işlerde köle olarak çalıştırılmaktaydılar.

Musa, İmran’ın oğludur, Levi kabilesindendir, Yakup’un soyundan gelir ve Annesi Yocheveddir. Kız kardeşi Meryem, erkek kardeşinin adı ise Hatundur. Okumaya devam et Hz. Musa

Hz. İsa

Ravenna Aziz ‘Apollinare Nuovo Bazilikası’ndaki İsa’yı tasvir eden 6. yy.’a ait mozaik.

Hz. İsa Hıristiyanlıktaki temel figür. İslam dininde ise bir peygamber olduğuna inanılır. Doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili olarak kimi tarihçiler ve araştırmacılar farklı görüşler belirtirler. Memleketine atfen Nasıralı Hz. İsa olarak da bilinirRavenna Aziz ‘Apollinare Nuovo Bazilikası’ndaki İsa’yı tasvir eden 6. yy.’a ait mozaik.

Hıristiyan kaynaklarında ve yer yer Kuran’da ismi İsa Mesih olarak geçer. Hz. İsa ‘nın yaşadığı dönemde Yahudilerin çoğunlukla babalarının ismiyle birlikte anılması sebebi ile İsa yaşamı süresince Yusuf’un oğlu İsa olarak isimlendirilmiştir.

Teolojide kullanılan, İsa’nın yaşamına dair ana kaynaklar Yeni Ahit’teki dört kanonik İncil’dir (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna). Genel kabule göre bunlar I. yüzyılda yazılmışlardır. Yakın zamanda Havari Yehuda İskariyot tarafından yazıldığı kabul edilen Yehuda’nın Müjdesi belgelerine ulaşılmıştır.

Hıristiyan tarihçilerin ve Kitab-ı Mukaddes konusunda araştırma yapan teorisyenlerin birçoğu, Hz.

İsa ‘nın Celileli bir öğretmen ve marangoz olduğu, şifa dağıttığı, Yahya peygamber tarafından vaftiz edildiği, “halkı isyana teşvik etmek” suçuyla, Yahudi din adamlarının teşviki ve Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’un emri ile Kudüs’te çarmıha gerildiği konusunda hemfikirdir. İslam’da İsa peygamberin tarihsel kişiliği Hırısıtiyanlık ile benzerlik gösterse de çarmıha gerilmekten mucizevî bir şekilde kurtulduğu düşünülmektedir ve ilahlaştırılmasına karşı çıkılmaktadır.[8] Buna rağmen bazı tarihçi ve araştırmacılar, İsa’nın gerçek bir şahsiyet olduğu konusunda şüphecidirler. Dini metinlerde, İncil’de ve Kuran’da sıkça bahsinin geçmesine rağmen tarihi belgelerde ismine rastlanmayışını, mitolojik bir karakter olabileceğine yorarlar. Yeni Ahit’teki İsa ile ilgili bilgilerin Eski Mısır tanrısı Horus ile büyük benzerlik gösterdiği iddia edilir.

İsa`nin a.s Mucuzeleri:

1. Beşikteyken konuştu.

2.İsa Hastalara Şifa Verdi (Onları İyileştirdi,Doğuştan Kör Doğan Adamı İyileştirdi,Kör Bir Dilenciyi İyileştirdi,Bir Felçliyi İyileştirdi,On Cüzamlıyı İyileştirdi

İsa Hastalara Şifa Verdi (Onları İyileştirdi,İsa Doğuştan Kör Doğan Adamı İyileştirdi,İsa Kör Bir Dilenciyi İyileştirdi,İsa Bir Felçliyi İyileştirdi,İsa On Cüzamlıyı İyileştirdi

3.Anadan dogma kör olanları sağlamlar gibi gördürür, bir cilt hastalığı olan baras hastalığını iyi edermiş. Eliyle hastaya dokunduğunda iyi oluverirmiş.

4.Kavminin yedikleri veya yemek üzere sakladıkları şeyleri bilirmiş

5.Çamurdan kus yapıp üzerine üfleyince, canlanıp uçarmış.

6.İsa ellerini kaldırıp dua edince, ekmeği ve eti bulunan bir sofra inmiş havadan.

7.İsa uykudayken yanında her konuşulanı ve yapılanı bilirmiş.

8.Ne zaman istese ellerini göğe kaldırıp dua edince o anda yemek ve meyveler önüne gelirmiş.

9.İsa, Yahudiler`den uzak olduğu hâlde sözlerini ve gizli hallerini bilirmiş.

10.İsa Suyu Şaraba Dönüştürdü, Fırtınayı Durdurdu.

Hz Davut(a.s)

Hz. DAVUD (a.s.)

Davut`a.s Verilen Mucizeler: Allah mûcize olarak dağları, taşları, kuşları onun emrine vermiş. Yanık sesiyle Zebur’u okumaya başlayınca, kuşlar havadan ağaçlara iner, hep birlikte, okunan Zebur’u tekrar ederlermiş. Allah, O’na demiri ateşe sokmadan ve dövmeden istediği sekli verebilme mucizesi vermiş. Yırtıcı hayvanlar, Dâvûd’un huzuruna gelip, ona tam bir bağlılıkla hizmet ederlermiş.

Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen İsrail oğulları peygamberlerinden biri. Okumaya devam et Hz Davut(a.s)

Hz. Muhammed Mustafa (a.s) (571 – 632)

Hz. Muhammed (S.A.V), Fil vakasından 50 gün sonra, Rebiullevvel ayinin on ikinci Pazartesi günü, tan yeri ağarırken, 571 yılında Mekke’de doğdu.

Peygamberimiz doğarken, çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip ellerini, yere dayamış başını semaya kaldırmış olarak doğdu. Peygamberimiz doğduğu zaman, bir yıldız doğmuş ve bilginler, bu yıldızın doğduğu gece, Ahmet doğmuştur Dediler. Birçok Yahudi Alimi Tevrat tan inceleme ile peygamberimizin bu gecede doğduğunu yakınlarına bildirmişlerdir. Okumaya devam et Hz. Muhammed Mustafa (a.s) (571 – 632)