Buhurizade Mustafa Itri Efendi Kimdir?

Buhurizade Mustafa Itri (d.1640-İstanbul – ö.1712). Türk bestekârıdır. Ünlü bestekâr Itri Efendi’nin, Mustafa Paşa Dergâhı civarında olduğu belirtilen mezarının yeri bilinmemektedir. Okumaya devam et Buhurizade Mustafa Itri Efendi Kimdir?

Neyzen Tevfik Kimdir?

Neyzen Tevfik ya da gerçek adıyla Tevfik Kolaylı (d. 14 Haziran 1879, Bodrum – ö. 28 Ocak 1953, İstanbul), neyzen, şair. Babası Hasan Fehmi Bey, Bafra’nın Kolay nahiyesinden ve “Kolaylı” ailesinden olduğu için soyadı “Kolaylı”dır. Taşlama türünün en önemli temsilcilerinden biri. Taşlama kitaplarının yanı sıra çeşitli taksimler ve nihavent saz semaisi ile şehnazbuselik saz semailerinin de bestecisidir.


Hayatı Okumaya devam et Neyzen Tevfik Kimdir?

Aşık Daimi kimdir?

Aşık Daimi 1932 yılında İstanbul’da doğdu, aslen Erzincan’ın Tercan ilçesindendir. Ali Babaoğullarından Baba Daimi, Birinci Dünya savaşı sıralarında İstanbul’a göç etmiştir. Aşık Dami’nin iki dedesi de saz şairiydi o nedenle saz çalmayı ve söylemeyi kolayca öğrendi. Bir süre sonra da kendi deyişlerini okumuştur. İstanbul’dan ayrılarak bir süre baba diyarında kalan aşık 1950 yılında evlendi iki kızı ile iki oğlu dünyaya geldi. 1962 yılında bir daha dönmemek üzere İstanbul’a yerleşti.

TRT Genel Müdürlüğü’nce açılan sınavı kazandı. O tarihten sonra kaşeli sanatçı olarak görevini sürdürdü. Zaman zaman yurtiçi ve yurtdışında konserler verdi. 17 Nisan 1983 tarihinde aramızdan ayrıldı.

En çok bilinen eserleri: Ne ağlarsın, bir seher vaktinde, seherde bir bağa girdim, …….

Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahim,

Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Göklere Erişti Figânım Ahım,

Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Daimi’yem Her Can Ermez Bu Sırra,

Gerçek Aşık Olan Erer O Nûra.

Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a,

Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Pir Sultan Abdal kimdir

Asıl adı Haydar’dır. Yaşamının büyük bölümü Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde geçti. Ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor.

Yetişme Koşulları

Pir Sultan Abdal, halk arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan’dan biridir. Alevi gelenekleri ile dergâh ortamında yetişti. Hak Muhammed Ali izinde yürüdü. Ana konuları, deyişler, nefesler, Hakk sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi, duazimam, ilahi aşk, tasavvuf ve sosyal uyarı niteliğindedir. Dolayısıyla bir derviş olarak toplumu irşat (İlmiyle ve aklıyla toplumu bilgilendirmiştir) etmiştir. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimini Erdebil’de görmesine rağmen, diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilenmedi.

16’ncı yüzyılda yaşadı. 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren Alevi-Bektaşi kökenli ve İran yanlısı mezhep olaylarına karıştı. Sivas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırdı.

Aruzla şiirler yazan Pir Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, 18’inci yüzyılın ikinci yarısı ile 19’uncu yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan, 16’ncı yüzyıl sonu ile 17’nci yüzyıl başında yaşayan ve Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal. Ve son olarak menkıbeleşmiş yaşamıyla tanınan, Hızır Paşa’nın astığı kabul edilen 16’ncı yüzyıl şairi Banazlı Pir Sultan Abdal. Halk edebiyatı araştırmacıları, gerçek Pir Sultan Abdal olarak Banazlıyı kabul eder. Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat içinde yetişti. Hayati (Şah İsmail), Kul Hüseyin ve Kul Himmet’ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir kullandı. Ana konuları, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimi görmediği için, diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilemedi. Saaddin Nüzhet Ergun, Abdulbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Fuad, Ohan Ural, Mehmet Bayrak ve Erol Toy’un Pir Sultan Abdal araştırma ve kitapları var.

Ömer Hayyam kimdir?

Doğum :18 Mayıs 1048-İran

Ölüm :4 Aralık 1131-Fars

Gıyaseddin Eb’ul Feth Ömer İbni İbrahim’el Hayyam veya Ömer Hayyam Fars, şair, filozof, matematikçi ve astronom.

Hayyam Nişaburludur. Yaşadığı dönemin ünlü veziri Nizamül-Mülk ve Hasan Sabbah ile aynı medresede zamanın ünlü alimi Muvaffakeddin Abdüllatif ibn el Lübad’dan eğitim görmüş ve hayatı boyunca her ikisi ile de ilişkisini kesmemiştir. Bazı kaynaklar; Hasan Sabbah’ın Rey kentinden olduğu Nizamül-Mülk’ün de yaşça Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’tan büyük olduğunu ve böylece aynı medresede eğitim görmediklerini belirtmektedir. Yine de Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamül-Mülk’ün ilişki içinde olduklarını inkâr etmemektedir.

Birçok bilim adamınca Bâtıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.

Çadırcı anlamına gelen “Hayyam” takma adını babasının çadırcılık yapmasından almıştır. Ayrıca İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bir semte adını da vermiştir. Tarlabaşı bulvarında Sakızağacı ışıklardan başlayıp, Tepebaşı’na kadar inen caddenin adıdır. Hayyam aynı zamanda çok iyi bir matematikçiydi. Binom Açılımını ilk kullanan bilim adamıdır. Hayyam, genelde şiirlerindeki eğlence düşkünlüğünün belirgin olmasından dolayı Rubâileri ile ünlenmiştir.

Geçmişte yaşamış birçok ünlünün aksine Ömer Hayyam’ın doğum tarihi günü gününe bilinmektedir. Bunun sebebi, Ömer Hayyam’ın birçok konuda olduğu gibi takvim konusunda da uzman olması ve kendi doğum tarihini araştırıp tam olarak bulmasıdır.

Rubailerinde, dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak “evrenselliğe” ulaşmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Hayyam’ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında felsefenin hak ettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez bir Orta Doğu kültürü (Türk-Hint-Arap-Çin-Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, Müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir.

Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuştur. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali Takvimi’ni hazırlamıştır. Okullarda Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kavramı aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim adamlarındandır. Birçok bilimsel çalışması olduğu bilinmektedir.

Yaşadığı dönemi takip eden yıllar boyunca, İslam dünyasında düşünce ve aklı reddeden bir yapının oluşması, İslam coğrafyasında siyasi iktidar mücadelesi, toplumsal sınıflar arasındaki mücadelelerde iktidarların geniş halk kitleleri üzerinde otoritelerini koruyabilmek adına dini kullanması neticesinde adeta “yobazlığın” iktidara oturtulması; Ömer Hayyam gibi insan

aklına ışık tutmaya çalışmış birçok düşünürün “sapkın” ilan edilmesine, genel anlamda toplumsal eğitim seviyesinin düşmesi nedeniyle de Ömer Hayyam’ın şarap ve zevk düşkünü olarak anlaşılmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Ömer Hayyam tüm zamanlarda iktidara muhalif olanlar için bir ilham kaynağı olagelmiştir.

Pek çok Rubai ünü sebebiyle Hayyam’ınkilerine karıştırılmıştır, bilinen kadarıyla Rûbailerinin sayısı 158’dir. Fakat kendisine mal edilenler binin üzerindedir.

Ayrıca Ömer Hayyam için tarihteki ilk bilinen savaş karşıtı eylemci yakıştırması da yapılmaktadır.

Rubailerinin Türkçeye çevirisi farklı birçok çevirmen tarafından yapılmışsa da rubaileri Türk halkına sevdiren çeviri Sabahattin Eyüboğlu tarafından yapılmıştır.

Eserleri

Hayyam’ın eserlerinden 18 tanesinin adı bilinmektedir, çeşitli bilim dallarında birçok eser yazmıştır.

Ziyc-i Melikşahi. (Astronomi ve takvime dair, Melikşah’a ithaf edilmiştir)

Kitabün fi’l Burhan ül Sıhhat-ı Turuk ül Hind. (Geometriye dair)

Risaletün fi Berahin İl Cebr ve Mukabele. (Cebir ve denklemlere dair)

Müşkilat’ül Hisab. (Aritmetiğe dair)

İlm-i Külliyat (Genel prensiplere dair)

Newruzname (Takvim ve yılbaşı tespitine dair)

Risaletün fil İhtiyal li Marifet. (Altın ve gümüşten yapılmış bir cisimde altın ve gümüş miktarının bilinmesine dair. Almanya Gotha kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)

Risaletün fi Şerhi ma Eşkele min Musaderat(Öklid’in bir probleminin çözülmesi metoduna dair, Hollanda Leiden kütüphanesinde bir nüshası vardır. F. Woepcke fransızcaya çevirmiştir.)

Risaletün fi Vücud (Felsefede ontoloji bahsine dair. Britanya kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)

Muhtasarun fi’t Tabiiyat (Fizik İlmine dair)

Risaletün fi’l Kevn vet Teklif (Felsefeye dair)

Levazim’ül Emkine (Meskûn yerlerin iklimi ve hava değişikliklerine dair)

Fil Cevab Selaseti Mesâil ve fi Keşfil Hicab (Üç meseleye cevap ve alemde zıtlığın zorunlu olduğuna dair)

Mizan’ül Hikem (Pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmanın yöntemine dair)

Abdurrahman’el Neseviye Cevab (Hak Teâlâ’nın alemleri yaratmasının ve insanları ibadetle yükümlü kılmasının hikmetine dair)

Nizamülmülk (Arkadaşı olan vezirin biyografisi)

Eş’arı bil Arabiyye (Arabça rûbaileri)

Fil Mutayat (İlim prensipleri)

İbni Hatip KİMDİR

 

İbni Hatip, ( 1313 – 1374 ) Vebanın bulaşıcı hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklayan doktordur.

Endülüsün büyük doktorlarından olup asıl adı lisanüddin Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Said bin âli bin Ahmed bin es Selmani’dir. Gırnata da öğrenim gören ibn-i hatip, gırnata’nın en büyük bilginleri arasına girdi.

Büyük bir müellif, şair, devlet adamı ve doktor olan ibn-i hatip, bir süre vezirlik yaptı. Çeşitli konularda atmışa yakın eser veren ibn-i hatip, vebanın yayıldığını söyleyerek yüzlerce yıl önce karantina uygulamasını başlatmıştır. ibn-i hatip’in tıpla ilgili olan eseri El Mukni’üs Sail an’il Maraz’ıl Hail (vebayı soranı ikna eden kitap) 1863 yılında M.J Müller tarafından tercüme edilmiş ve neşredilmiştir.

Veba hastalığı ve bulaşıcılığı hakkında, Yersin ve Kitasato tarafından 1894 tarihinde mikrobu keşfedilmeden önce eser veren, bu konudaki izahlarıyla dikkatleri üzerine çeken büyük bir Müslüman hekimdir.

Aynı zamanda vezir ve şair olan İbni Hatip, Gırnata’ya yerleşen Hatip Oğulları ailesindendir. Asıl adı Lisanüddin Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Said bin Abdullah bin Said bin Ali bin Ahmed es Selmani’dir.

İbni Hatip, Gırnata’da öğrenim gördü. Güçlü bilginlerden dersler aldı. Bıkma usanma bilmez gayretleri sonucu en büyük bilginler arasına girdi. Büyük bir müellif, şair, devlet adamı ve doktor oldu. Vezir Ebü’l Hasan’ın vefatından sonra yerine geçti (1354). 1360 yılına kadar bu vazifede kaldı. Bir ara vazifeden alındı ise de birkaç sene sonra tekrar vezirliğe getirildi ve nihayet 1374 yılında Gırnata’da vefat etti.

İbni Hatip, doktorluğun yanında edebiyat, tasavvuf ve felsefeyle de uğraştı. Bu konularda 60 kadar eser verdi. Eserlerinden ancak üçte biri gününüze Kadar gelebildi.

Tarihle ilgili “Gırnata Tarihi” eserinin yanında daha çok ve bayla ilgili eseriyle şöhret buldu. İbni Hatip bu eserinde, vebayı günümüzün modern anlayışı içerisinde gayet güzel izah etmektedir.

İbni Hatip, “El Mukni’üs Sail an’il Maraz’ıl Hail(Vebayı soranı ikna eden kitap)adındaki bu eserinde, kara ölüm diye nitelendirilen, Avrupa’yı kasıp kavuran, çaresiz ve devasız bırakan veba salgınına mantıki bir izah kazandırıyordu. O devre kadar özellikle Avrupa’da hastalık fert fert doğar, bulaşma söz konusu değildir şeklinde bir kanaat vardı. Bu yanlışa İbni Hatip bütün bütün karşı çıkıyor, şahsi deney ve tecrübeleri, ayet ve hadislerin ışığı altında modern bir anlayış içinde açıklık getiriyordu.

İbni Hatip, vebanın kesinlikle bulaşma yoluyla yayıldığını, hasta ve eş yalarıyla intişar ettiğini anlatıyordu: “Bazı kimseler hastalığın bulaşma yoluyla yayıldığını kabul etmiyorlar. Biz, bulaşmanın mümkün olabileceği görüşünü nasıl kabul edip doğrulayabiliriz?” sorusunu soranlara şu cevabı veririz:

“Bulaşmanın varlığı; tecrübe, araştırma, hisler ve kendilerine güvenilir nakillerin açıklığı sayesinde anlaşılmaktadır. Bu gerçekler, pek sağlam delillerdir. Hastalıklı kimse ile temas etmeyen kimseler sağlıklı kalmaktadırlar. Buna en güzel örnek, bilhassa Afrika’da gözlemlerimizle tespit ettiğimiz bedevi oymaklarıdır. Temasa geçenler ise hastalığa yakalanmaktadırlar. Bu geçiş için hastanın giydiği elbiseyi, giyme, kullandığı kap kaçağı kullanma, takındığı küpeleri takınma, vebalı evden bir kişinin diğer insanlarla görüşmesi, temiz bir limana hastalığa bulaşmış bir geminin gelmesi yeterlidir. Dikkatli bir araştırmacı bunu gayet açıklıkla görebilecektir.”

İbni Hatip, bu görüşleriyle İslâm medeniyetini, Antik medeniyetin (eski Yunan medeniyeti) çok çok fevkine çıkarmış oluyor, insanlığa paha biçilmez bir hizmette bulunu yordu.

İbni Hatip, veba hakkındaki bu cesurca açıklamalarını ileri sürerken, hiç şüphesiz ayet ve hadisler den ilham alıyordu. “Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız.” (Bakara, 195) “Bir yerde taun (veba) çıktığı zaman oraya girmeyin. Eğer hastalık çıkan yerde iseniz, oradan da çıkmayınız” (hadisi şerif) gibi dini rehberleri vardı. Hz. Ömer Şam’da veba salgınının çıktığını öğrendiği zaman oraya girmemiş, askerlerinin halkla görüş melerini engellemişti. Ta o zamanlar günümüzde geliştirilen karantina usulü böylesine tatbik edilmişti. İşte İbni Hatip’in önünde izahlarını dayandırdığı böylesine sağlam deliller vardı. Sonra gözlem ve deneyleriyle de aynı neticeye varmış, hiçbir kimsenin cesaret edemediği bir dönemde cesurca izahlarda bulunmuştu.

İbni Hatip’in bu kıymetli eseri 1863 yılında M.J. Müller tarafından tercüme edilmiş ve neşredilmiştir.

Abbas Kasım İbn Firnas kimdir

(? – 888),

Berberi gökbilimci ve şair, İslam bilgini.

Tarihî kaynaklar Endülüslü Firnas’ın da uzun çalışmalar sonunda yeni bir keşifte bulunup bir cihaz yaptığını, üzerine kumaş geçirip kanat yerine büyük kuşkanatları taktığını ve bu âleti çalıştırarak havalanıp uçtuğunu kaydeder. Üstelik havada uzun süre kuşlar gibi süzüldüğünü, daha sonra da yavaşça yere indiğini söyler. İbn-i Firnas’ın bu başarısı Batı’da uçak yapıp uçmayı başaran Wright Kardeşlerden 1023 yıl öncesine rastlamaktadır.

Diğer çalışmaları

İbn Firnas’da birçok alanda çalıştı, kimya, fizik, astronomi okudu. Astronomi tabloları hazırladı, şiir yazdı, el-Makata adlı saati tasarladı.

Kumdan cam imalatını icad etti ve ayrıca kaya kristallerini kesme yöntemini geliştirdi. O zamana kadar sadece Mısırlılar kristal kesmeyi biliyordu. Bundan sonra, İspanya Mısır’dan kuartz ihracını bıraktı.

Güneş ve gezegenleri hareket halinde gösteren bir Plenatarium da yapmıştı. Bilgin bu cihazla yıldızlarla birlikte bulutu ve şimşekleri de inceliyordu.

Ünlü bilgin ayrıca kendisine has metodlarla bir kısım taşlardan mükemmel cam imal etme usûlünü keşfetmiş, cam sanayiinin de öncüsü olmuştu.

Ayrıca düzeltme kabiliyeti olan camı keşfederek gözlüğün mucidi olduğu kabul edilir.

Bilgin İbn-i Firnas’ın aynı zamanda İslâm musikisinin İspanya’da topluma mal edilmesini sağlamıştır.

Libya’da onun onuruna posta pulu basıldı.Irak’ta Bağdat Uluslararası Havaalanı’nda onun anısına bir heykel dikildi.Bağdat’ın kuzeyinde İbn Firnas Havaalanı’na onun adı verildi.Ay üzerinde güneybatıda King ve Ostwald Kraterlerine yakın bir yerde 89 km çapındaki bir kraterin adı Abbas Ibn Firnas Krateri diye isimlendirildi.

Görüşler

Prof. Dr. Philip Hitti ‘Arap Tarihi’ adlı eserinde şöyle der: İbn Firnas insanlık tarihinde ilk defa bilimsel uçma girişiminde bulunan kişidir.

Alman bilim tarihi araştırıcısı Sigrid Hunke, İbn- i Firnas’ın yaptığı bu uçakla İkaros’un rüyasını gerçekleştirdiğini dile getirmektedir.

Prof. Dr. Osman Turan da İbn-i Firnas’ın İslâm medeniyetinde modern havacılığın öncüsü olduğunu dile getirdikten sonra şöyle bir tespiti de ilâve etmektedir: Daha doğrusu şu dünya tarihinde ilk defa uçmayı gerçekleştiren, uçak yapan bir Müslüman dır.

Nâzım Hikmet kimdir

Doğum :20 Kasım 1901-Selanik, Osmanlı İmparatorluğu

Ölüm :3 Haziran1963 (61 Yaşında)-SSCB / Moskova

Nâzım Hikmet nüfusta kaydı 15 Ocak 1902 Türk şair ve oyun yazarı. Lakabı “Güzel Yüzlü Şair” veya “Mavi Gözlü Dev”dir. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türkiye şiirinin önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl’ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Eserleri birçok dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova’da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.

Eserleri birçok ödül almıştır. Türkiye’deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova’ya gitmiş ve Türkiye vatandaşlığından çıkarılmıştır.

Nazım Hikmet,1938’de cezaevine girmiş ve şiirleri yasaklanmıştır. Türkiye’de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965’te şiirleriyle yeniden önem kazanmıştır.

Üslubu ve Başarıları

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk yıllar olan 1922–1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki birçok şairden farklıydı.

Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden birçoğu Fuat Saka, Volkan Konak, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü ve Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünal Büyük gönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979’da “Güzel Günler Göreceğiz” ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunanlı besteci Manas Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü’nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından bestelenmiştir.Ayrıca Fuat Sakanın da biri Demir Gökgöl ile olmak üzere 2 adet Nazım Hikmet şiirlerinden oluşan albümü vardır.

Ailesi

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım’dır.

Çok güzel ve alımlı bir kadın olan Celile Hanım, bir dilci, eğitimci olan Enver Paşa’nın (Mustafa Celalettin Paşa’nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Annesinin baba tarafından dedesi, Polonya’dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki’dir. Bu göçün ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser olan “Les Turcs anciens et meternes” (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır..

Babası Hikmet Bey, Selanik’te, Hariciye’de (Dışişleri) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa’nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik’in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım’ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep’e, Nazım’ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul’a gelirler. Hikmet Bey’in İstanbul’daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflâsla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye’ye (Dışişleri) atanır.

Hayatı


Selanik’te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.

İlk şiiri ‘Feryad-ı Vatan’’ı 1913’te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi’nde ortaokula başlar. 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada Hamidye Kruvazörü’nde güverte subayıdır.

Bolu’ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921’de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır. 1924’te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye’ye geri döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ne gitti. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca ülke vatandaşlığından çıkarıldı ve Nazım Hikmet, büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)’nın memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçerek ve Borzecki soyadını aldı. Moskova’da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden öldü.

5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden Türkiye vatandaşlığına alındı.

Davaları ve Sürgün

Nazım Hikmet, Çankırı Cezaevi’nde

Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’nde

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

Davaları

1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası

1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası

1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası

1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası

1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası

1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası

1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası

1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası

1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası

1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

Ölümü ve sonrası

Nazım Hikmet’in mezarı, Moskova

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30’da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı’nda gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türkiye vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet’in Türkiye vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nazım Hikmet’i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.

Şair Nazım Hikmet’in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye’nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye’nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

Yeniden vatandaşlığa alınması

2009 yılının 5 Ocak Günü “Nazım Hikmet’in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge” Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı.

Nazım’a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek yaptığı açıklamada, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet’in yeniden Türkiye vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu’nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu’nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı ve Nazım Hikmet, 58 yıl sonra yeniden Türkiye vatandaşı oldu.

Nazım Hikmetin vatandaşlığa alındığı günün ertesinde ise hiç bir köşe yazısına konu edilmedi.

Bazı eserleri

Memleketimden İnsan Manzaraları

Kafatası

Unutulan Adam

Taranta Babu’ya Mektuplar

Ferhad ile Şirin

Kurtuluş Savaşı Destanı

Kız Çocuğu

Tahir ile Zühre

Şeyh Bedrettin Destanı

Sevdalı Bulut, (Tiyatro oyunu)

Hakkında Yazılan Filmler

Mavi Gözlü Dev

Bilinmeyen Yönleriyle Galina’nın Nazım’ı

Şiir kitapları

835 Satır, (1929)

Jokond ile Si-Ya-u, (1929)

Varan 3, (1930)

1 + 1 = 1, (1930)

Sesini Kaybeden Şehir, (1931)

Benerci Kendini Niçin Öldürdü, (1931)

Gece Gelen Telgraf, (1932)

Taranta Babu’ya Mektuplar, (1935)

Portreler, (1935)

Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936)

Saat 21-22 Şiirleri, (1965)

Kurtuluş Savaşı Destanı, (1965)

Şu 1941 yılında (Memleketimden İnsan Manzaraları’nın 3. kitabı), (1965)

Dört Hapishaneden, (1966)

Rubailer, (1966)

Memleketimden İnsan Manzaraları (İlk bölüm), (1966)

Memleketimden İnsan Manzaraları, (1966-1967)

Kuvayi Milliye, (1968)

Oyunları

Kafatası (1932)

Bir Ölü Evi (veya Merhumun Hanesi) (1932)

Unutulan Adam (1935)

Ferhat ile Şirin (1965)

Sabahat (1965)

İnek (1965)

Ocak Başında / Yolcu (iki oyun birarada), (1966)

Yusuf ile Menofis (1967)

Yolcu

Lüküs Hayat (operet)

Romanları

Kan Konuşmaz, (1965)

Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme), (1965)

Yaşamak Güzel Bir Şey Be Kardeşim, (1967)

Ivan Ivanovic Var mıdır Yok mudur?

Öteki Defterler (yarım kalmış Orası ve Zeytin ve Üzüm Adası isimli romanları, 2008)

Fıkraları

İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adıyla gazetelerde yazdığı yazılar), (1965)

Temel ile Fadime Fıkraları (Kendi adıyla Türklere ışık tutmuştur), (1967)

Masal kitabı

Sevdalı Bulut, (1968)

Ahmed Arif kimdir

Doğum tarihi :21 Nisan 1927

Doğum yeri :Diyarbakır

Ölüm tarihi :2 Haziran 1991

Ölüm yeri :Ankara

Ahmed Arif şair ve gazeteci.

Yaşamı

21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif Kürt kökenlidir. Diyarbakır Lisesi’nden mezun olunca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. Üniversite eğitimi sırasında iki kere TCK 141’ye muhalefetten tutuklandı. 1940–1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde kullandığı kendine has lirizmi ve hayal gücüyle Türk-Kürt edebiyatındaki yerini aldı. Şiirlerini Türkçe yazmıştır.

Şiirlerinde her zaman ana doluda yaşayan halkların kardeşliğine vurgu yapar.

Şiirleri Kurmançi ve Zazacaya çevrilmiştir.

Şiirlerinin toplandığı tek kitabı 1968’de yayınlandı. Türkiye’de en çok basılan kitaplar listesindedir. Yılmaz Erdoğan gibi birçok şair şiirlerinden alıntı yapmıştır. Ahmed Arif hala gençliğe damgasını vurmaktadır. Hasretinden Prangalar Eskittim adlı şiiri Ahmet Kaya tarafından şarkı haline getirilmiştir. Ayrıca Cem Karaca tarafından da birçok şiiri bestelenmiştir. 2 Haziran 1991 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

Edebi Eleştiri

Ahmet Oktay’ın Karanfil ve Pranga (İstanbul: Metis Yayınları, 1990) adlı çalışması Ahmed Arif şiiri üzerine yapılmış en detaylı çalışma olarak kabul edilir.

Ayrıca, Muzaffer İlhan Erdost’un ‘Üç Şair’ adlı kitabında da, Ahmet Arif şiirinin yorum ve çözümlemeleri bulunmaktadır.

Adiloş Bebe adlı şiiri Cem Karaca ve Moğollar tarafından şarkı yapılmıştır.

Şiir kitapları

Hasretinden Prangalar Eskittim. (Everest yayınları, ISBN 9752970214, 57. basım, 2006);

Yurdum Benim Şahdamarım (Everest yayınları, İstanbul, Kasım 2005, 5. Basım, ISBN: 9789752891036)

Hasretinden Prangalar Eskittim (1968–2008 40. Yıl Özel Basımı), İlk Basım: Mart 2008, Metis Edebiyat

Şiirlerinden bazıları

Akşam Erken İner Mahpushaneye

Anadolu

Ay Karanlık

Bu Zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı

Diyarbekir Kalesinden notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi

Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden

Hasretinden Prangalar Eskittim

İçerde

Kara

Karanfil Sokağı

Leylim Leylim

Merhaba

Otuz Üç Kurşun

Sevdan Beni

Suskun

Unutamadığım

Uy Havar!

Vay Kurban

Yalnız Değiliz

Bestelenen şiirleri

Ay Karanlık: Ahmet Kaya – Maviye Çalar Gözleri

Ay Karanlık: Cem Karaca – Ay Karanlık

Hasretinden Prangalar Eskittim: Ahmet Kaya – Hasretinden Prangalar Eskittim

Kara: Grup Ekin – De Be Aslan Karam

Otuz üç Kurşun: Grup Baran – Otuz üç Kurşun

Otuz üç Kurşun: Zülfü Livaneli – Kirvem

Otuz üç Kurşun: Fikret Kızılok – Vurulmuşum

Otuz üç Kurşun: Onur Akın – Otuz üç Kurşun

Suskun: Fikret Kızılok – İki Parça Can

Suskun: Ahmet Kaya – Suskun

Unutamadığım: Grup Baran – Unutamadığım

Uy Havar!: Ahmet Kaya – Oy Havar

Vay Kurban: Grup Baran – Seni Sevmek Felsefedir

Gülden,Cansu Vay Kurban: Grup Yorum – Gün Ol İçerde: Rahmi Saltuk – Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin

Nihal Atsız kimdir

Hüseyin Nihal Atsız (d. 12 Ocak 1905, Kadıköy – ö. 11 Aralık 1975, İstanbul), Türk yazar, şair, tarihçi ve ideologdur. Nejdet Sançar’ın ağabeyidir. Rıza Nur’un manevi evladı ve mirasçısıdır. Kendini ırkçı, Türkçü ve Turancı olarak tanımlar.

Ailesi

Atsız’ın babası Gümüşhane’nin Torul kazasının Midi köyünün Çiftçi oğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Trabzon’un Kadı oğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehra Hanım’dır. Atsız’ın ailesi, Gümüşhane’nin Torul kazasının Midi köyünde Çiftçi oğulları adı ile bilinmektedir. Çiftçi oğulları, Midi Köyünde 18. asrın sonlarına doğru yakınındaki Edire köyünden göçmüşlerdir.

Çiftçi oğulları ailesinin tespit edilen ceddi 19. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen Ahmed Ağa’dır. Ahmet Ağa’nın İsmail, Süleyman, Hüseyin ve Şakır adlı dört oğlu olmuştur. İsmail Ağa’nın çocukları Midi’den, Yozgat’ın Akdağ Madeni kazasının Dayılı köyüne göçmüşlerdir.

Şakır Ağa’nın evladı olup olmadığı bilinmemektedir.

Ahmet Ağa’nın üçüncü çocuğu olan Hüseyin Ağa (1832 – 1894) ise 1850-1852 şıralarında Deniz eri olarak Istanbul’a gelmiş, okumayı ve yazmayı asker ocağında öğrenmiş, askerliğinin nihayetinde de teskere bırakarak Donanmayı Hümayun’ da kalmış ve makine önyüzbaşılığına Çarkçı Kolağalığı’na terfi etmiştir.

Hüseyin Ağa’nın eşi Emine Hayriye Hanım’dır. İki çocukları olmuştur. Nevbet Hanım ile Mehmet Nail Bey (1877- 1944). Mehmet Nail Bey de Osmanlı Donanması’na girmiş ve Deniz Kuvvetlerinde Deniz Güverte Binbaşılığı’ndan emekli olmuştur.

Mehmet Nail Bey’in ilk eşi 1903 yılında Yüzbaşı iken evlendiği Fatma Zehra Hanım (1884 – 1930)’dır. Fatma Zehra Hanım, Deniz Yarbayı (Bahriye Kaymakamı) Osman Fevzi Bey ile Tevfika Hanım’ın kızıdır. Osman Fevzi Bey, Trabzon’lu olup ailesi Kadı oğulları namı ile maruftur.

Mehmet Nail Bey’in ilk eşinden üç çocuğu olmuştur. 12 Ocak 1905’de Hüseyin Nihal (Atsız), 1 Mayıs 1910’da Ahmet Nejdet (Sançar) ve Aralık 1912’de Fatma Nezihe (Çiftçioğlu) dünyaya geldi.

1930 yılında ilk eşinin damar sertliğinden vefatı üzerine Mehmed Nail Bey, 1931 yılında yeniden evlenmiştir. İkinci eşinin adı da Fatma Zehra’dır. İkinci eşinden 1932 yılında Necla (Çiftçioğlu) adlı bir kızı olan Mehmed Nail Bey ikinci eşiyle geçinememiş ve iki yıl sonra ayrılmıştır.

Biyografi

Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905’te İstanbul Kasımpaşa’da doğdu.

İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye’ye yazıldı.

Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye’ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp’in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)’a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye’den çıkarılmıştır.

Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi’nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları’nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.

Üniversite Yılları ve İlk Fikirler

1926 yılında İstanbul Darülfünunu’nun Edebiyat Fakültesinin “Edebiyat Bölümü”ne ve İstanbul Darülfünunu’nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağırılmış, tecil isteği kabul edilmeyen Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul’da Taşkışla’da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır.

Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı ‘Anadolu’da Türklere Ait Yer İsimleri’ adlı makalenin Türkiyat Mecmuası nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası olan Mehmet Fuat Köprülü’ nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî’nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır (‘Divan-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati’, 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Atsız’ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.

Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi’ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931’de Atsız’ı kendisine asistan olarak almıştır.

Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.

Atsız, 15 Mayıs 1931’den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua (17 sayı)’yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan ,Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur.

Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını (H. Nihâl) imzası ile hikâyelerini de (Y.D.) imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır. 1932 Temmuzunda Ankara’da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’a Dr. Reşid Galib’in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav’ ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib’e “Zeki Velîdî’nin talebesi olmakla iftihar ederiz” diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib’in tepkisini üzerine çekmiştir.

19 Eylül 1932′ de Dr. Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuat Köprülü’nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asaleten tayin edilmiştir.Reşid Galib, Atsız Mecmuanın 17. sayısındaki ‘Darülfünun’un kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi’ adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı’na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız’ın üniversite asistanlığına son vermiştir.

Üniversiteden çıkarılmasından birkaç gün sonra Atsız, Edebiyat Fakültesi’nin Dekanı’nı Tokatlıyan Otelin’deki bir çayda yakalayıp yüzlerce kişinin önünde tokatlamıştır. Atsız’a bu hadise için hiç bir şekilde tepki gösterilmemiştir.

Memuriyet Zamanları

Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya’da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız’ın Edirne’deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).

Atsız, Edirne’de iken Atsız Mecmuanın devamı mahiyetindeki Aylık Türkçü Dergisi olan Orhun (5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934, sayı 1-9′ u yayımlamıştır. Orhun dergisinde, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarında bulunduğunu iddia ettiği yanlışları ağır bir şekilde eleştirdiği için 28 Aralık 1933’te bakanlık emrine alınmıştır ve Orhun dergisi de 9. sayısında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır.

Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 9 Eylül 1934 tarihinde Kasımpaşa’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin olunmuştur.

Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenen Atsız’ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur Atsız ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra Atsız adlı iki oğlu olmuştur. Atsız, ikinci eşi Bedriye Atsız’dan da Mart 1975 tarihinde ayrılmıştır.

Atsız, Kasımpaşa’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.

Bunun üzerine Özel Yüce-Ülkü Lisesi’ ne geçen Atsız, burada 1937 yılından 1939 yılının Haziranının sonuna kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Atsız, 19 Mayıs 1939 ile 7 Nisan 1944 tarihleri arasında yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğinde bulunmuştur.

Atsız, Boğaziçi Lisesi’nin Türkçe öğretmeni iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper’in de teşvikiyle Orhun dergisini (1 Ekim 1943-1 Nisan 1944, sayı:10 ile 16 arası, 7 sayı) yeniden yayınlamaya başlamıştır.

1944 Irkçılık-Turancılık Davası

II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye’de komünist faaliyetlerin arttığını düşünen Atsız, Orhunun Mart 1944’te yayınlanan 15. sayısında, daha önce 5 Ağustos 1942 tarihli meclis konuşmasında “Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir” diyen devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben bir açık mektup yayınlamıştır.

Atsız, Nisan 1944’te yayımlanan 16. sayıda, Şükrü Saraçoğlu’na hitaben ikinci açık mektubunu yayınlayarak Giritli Ahmed Cevat Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel’in Marksist faaliyetlerde bulunduklarını ve Milli Eğitim Bakanı’nın “komünistleri kolladığını” ileri sürerek devrin Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’i istifaya çağırmıştır. Bu ikinci açık mektup, Türkçü çevreler içinde büyük bir galeyana sebep olmuş, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok şehirde, komünizm aleyhinde gösteriler yapılmaya başlanmıştır.

Bunun üzerine Hasan Ali Yücel, 7 Nisan 1944 tarihinde Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliğine son vermiş, ama aynı zamanda Sadrettin Celal Antel de İstanbul Üniversitesi’denki görevinden bakanlık hizmetine alınmıştır.

Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatılmış, bu arada Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Ankara Musiki Muallim Mektebi öğretmeni Sabahattin Ali’yi Atsız aleyhine hakaret davası açmaya teşvik etti. Sabahattin Ali’nin arkadaşı ve Atsız’ın da yakın arkadaşı olan Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü Orhan Şaik Gökyay’ın arabuluculuğuna rağmen dava açmak zorunda kaldı. Aleyhine dava açılan Atsız, trenle Ankara’ya gitmiş ve Türkçü gençler tarafından istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edilmiştir.

Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçmiştir. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştır.

Davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda, Sabahattin Ali’ye “vatan haini” dediği için 6 aya mahkûm edilen Atsız’ın cezası hâkim tarafından “milli tahrik” gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir.

Atsız, cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.

19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmışlardır. Aralarında Alparslan Türkeş gibi subay, üniversite profesörü, öğretmen, doktor ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu sanıklar, sorguya çekilmişler; Atsız dahil sanıklar, daha sonra tabutluk diye adlandırılan hücrelerde işkence gördüklerini belirtmişlerdir. 7 Eylül 1944 günü yargılama başlamış, ‘Irkçılık-Turancılık davası’ adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 6,5 yıl hapse mahkûm olmuştur.

Atsız, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası (bu dava Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası adı ile tanınmıştır), 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış ve 29 oturum devam eden mahkemede bütün sanıkların beraatına karar verilmiştir.

Mahkeme Sonrası Fikirlerini Yayması

Nisan 1947’den Temmuz 1949’a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız, Ekim 1945-Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi’nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan “Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir” adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır.

Atsız’ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Atsız’ı 25 Temmuz 1949’da Süleymaniye Kütüphânesi’ne “uzman” olarak tayin etmiştir.

Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra 21 Eylül 1950’de Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği’ne tayin olmuştur.

4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi’ nde vermiş olduğu “Türkiye’nin Kurtuluşu” konulu bir konferans üzerine Cumhuriyet Gazetesi, Atsız’ın aleyhine haberler yayımlamıştır. Hakkında bakanlık tarafından soruşturma açılan Atsız’ın konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden “muvakkat” kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphânesi’ ndeki görevine tayin edilmiştir.

31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi’nde çalışan Atsız’ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.

Atsız, 1950-1952 yıllarında yayımlanan haftalık Orkun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962’de kurulan Türkçüler Derneği’ nin genel başkanlığını üstlendi. 1964’ ten vefatına kadar Ötüken dergisini yayımladı.

Devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Gaziantep’ e giderken bir işçinin kendisine “idareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar” sözlerine karşılık, “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür.” demiş; Atsız bunun üzerine, Ötüken in Nisan 1967’de yayınlanan 40, sayısından itibaren “Konuşmalar, 1” (Sayı 40), “Konuşmalar, II” (Sayı 41), “Konuşmalar, III” (Sayı 43), “Bağımsız Kürt Devleti Propagandası” (Sayı 43), “Doğu mitinglerinde perde arkası” (Sayı 47) ve “Satılmışlar-Moskof uşakları” (Sayı 48) adlarıyla yayınladığı seri makalelerinde, Marksistlerin Doğu bölgelerinde gizli çalışmalarda bulunduklarını iddia etmişti. Bu makaleler hakkında savcılıkça soruşturma açılmış fakat Atsız’a hiç bir suçlamada bulunulmamıştır.

Ancak bu yazılar üzerine, Ankara sokaklarında Atsız aleyhine hazırlanmış, ayrılıkçılığı ilan eden bildiriler dağıtılmış ve aynı günlerde Adalet Partisi Diyarbakır senatörlerinden biri, Senato kürsüsünden Atsız aleyhine ağır bir konuşma yapmıştır.

Hasan Dinçer’in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.

Uzun duruşmalardan sonra mahkeme, Ötükenin sahibi Atsız’ı ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek’i 15’er ay hapse mahkûm etmiştir. Mahkeme başkanının karara katılmadığı ve 2-1’lik ekseriyetle verilen bu karar, temyiz edilince Yargıtay tarafından bozulmuştur. Fakat aynı mahkeme 2-1’lik kararda ısrar edince, Yargıtay kararı onaylamıştır. Atsız ve Mustafa Kayabek “Tashih-i karar” isteğinde bulunmuşlar ancak bu istekleri mahkemece kabul edilmemiştir. Böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.

Kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne yatan Atsız’a, Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından “Cezaevine konulamayacağı” kaydı bulunan rapor verilmiştir. Ancak 4 aylık bir rapor Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiş ve “reviri olan cezaevinde kalabilir” şeklinde değiştirilmiştir.

Bunun üzerine infaz savcılığı 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı Atsız’ı evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi’ne sevk etmiştir. 40 kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir müddet sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevi’ne nakledilmiştir.

Atsız, kesinleşen 1,5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı’na başvurup Atsız’ın affını istemiştir.

Atsız, suç işlemediğini belirterek bizzat af talep etmediği halde, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, kendi yetkisini kullanarak Atsız’ın cezasını affetmiştir.

22 Ocak 1974’te Bayrampaşa Cezaevi’nden tahliye edilen Atsız, 1,5 yıllık cezasının 2,5 ay kadarını cezaevinde geçirmiştir.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın tarifi ile “Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan” Atsız, ateşli ve keskin bir üslûba sahip idi.

Ölümü

Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş , 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir.

13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramının ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii’nde Kılınan ikindi namazını müteakip defnedilmiştir.

Eserleri

Türkçülüğün öncülerinden olan Nihâl Atsız, Turancı çevreler tarafından aynı zamanda güçlü bir Türkolog olarak kabul edilir. Bu çevrelere göre Türk dilini, tarihini ve edebiyatını gayet iyi bilen Atsız, özellikle Türk tarihinin Göktürk kısmında uzmanlaşmıştı. Çok sevdiği bu devreyi Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı iki eser ile romanlaştırmıştır. Deli Kurt adlı romanı Osmanlı tarihinin ilk devrelerinin romanlaştırılmış şeklidir. Ruh Adam ‘daki Selim Pusat’ın şahsiyetinde Atsız’ı görürüz. Ruh Adam ‘ın devamı olarak Yalnız Adam ‘ı yazacağını söylüyordu. Yine yazacağını bildirdiği bir eseri de Bozkurtlar serisi’nin 3. cildi idi. Yayınlanmamış eserlerinin içerisinde II. Mahmut’tan Günümüze Kadar Osmanlı Hanedanı Tarihi adlı bir eseri de vardır. Nihâl Atsız’ın şiirleri Yolların Sonu adı ile kitap halinde basılmıştır.

Romanları

Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941.

Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946.

Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949.

Deli Kurt, İstanbul 1958.

Z Vitamini, İstanbul 1959.

Ruh Adam, İstanbul 1972.

Öyküleri

‘Dönüş’, Atsız Mecmua, sayı.2 (1931), Orhun, sayı.10 (1943)

‘Şehitlerin duası’, Atsız Mecmua, sayı.3 (1931), Orhun, sayı.12 (1943)

‘Erkek kız’, Atsız Mecmua, sayı.4 (1931)

‘İki Onbaşı, Galiçiya…1917…’, Atsız Mecmua, sayı.6 (1931), Çınaraltı, sayı.67 (1942), Ötüken, sayı.30 (1966)

‘Her çağın masalı: Boz oğlanla Sarı yılan’, Ötüken, sayı.28 (1966)

Şiirleri [değiştir]

Yolların Sonu, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946.

Afşın’a Ağıt

Aşkınla

Ay Yüzlü Güzel Konçuy

‘Asker kardeşlerime’, Atsız Mecmua, sayı.2 (1931), ‘Boz kurt’ imzasıyla Ergenekon, sayı.3 (1938)

‘Ayrılık’, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932)

‘Bahtiyarlık’, Kopuz, sayı.10 (1944)

‘Bugünün gençlerine’, Atsız Mecmua, sayı.1 (1931), ‘Boz kurt’ imzasıyla Ergenekon, sayı.1 (1938)

‘Bugünün gençlerine’ (başlıksız), Atsız Mecmua, sayı.16 (1932)

Davetiye

Dosta Sesleniş

‘Dünden sesler: Yarın türküsü’, Orkun, sayı.53 (1951)

‘Dünden sesler: Koşma’, Orkun, sayı.58 (1951)

‘Dün gece’, Orhun, sayı.1 (1933)

Eski Bir Sonbahar

Gel Buyruğu

‘Geri gelen mektup’, Orkun, sayı.44 (1951)

‘Hatıralar’, Çınaraltı, sayı.2 (1941)

Kader

Kağanlığa Doğru

Kahramanların Ölümü

Kahramanlık

Karanlık

Kardeş Kahraman Macarlar

Korku

‘Koşma’, Atsız Mecmua, sayı.2 (1931)

‘Koşma’ (başlıksız), Atsız Mecmua, sayı.12 (1932)

‘Kömen’, Ötüken, sayı.2 (1964), Ötüken, sayı.28 (1966), Ötüken, sayı.95 (1971)

‘Macar ihtilâlcıları’, Ötüken, sayı.79 (1970)

‘Macar ihtilâlcıları’, Ötüken, sayı.82 (1970)

‘Muallim arkadaşlarıma’, Atsız Mecmua, sayı.5 (1931)

Mutlak Seveceksin

‘Nejdet Sançar’a ağıt’, Ötüken, sayı.138 (1973)

‘O gece’, Orhun, sayı.2 (1933)

Özleyiş

Sarı Zeybek

Selam

Sona Doğru

‘Şehit tayyareci Erkânıharp Yüzbaşı Kâmi’nin büyük hatırasına’, Atsız Mecmua, sayı.6 (1931)

‘Şiir’ (başlıksız), Atsız Mecmua, sayı.8 (1931)

‘Şiir’ (başlıksız), Orhun, sayı.3 (1934)

‘Topal Asker’, Atsız Mecmua, sayı.4 (1931), Kopuz, sayı.4 (1943)

‘Toprak-Mazi’, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932), Kopuz, sayı.3 (1943)

Türk Gençliğine

‘Türk kızı’, Tanrıdağ, sayı.4 (1942)

‘Türkçülük bayrağı’, Ötüken, sayı.119-120 (1973)

Türkistan İhtilalcılarının Türküsü

‘Türklerin türküsü’, Atsız Mecmua, sayı.3 (1931), ‘Boz kurt’ imzasıyla Ergenekon, sayı.2 (1938)

Unutma

‘Varsağı’ (başlıksız), Atsız Mecmua, sayı.9 (1932), Atsız Mecmua, sayı.10 (1932), Atsız Mecmua, sayı.17 (1932)

Yakarış I

Yakarış II

Yalnızlık

‘Yarının türküsü’, Çınaraltı, sayı.10 (1941)

Yaşayan Türkçülere Ağıt

‘Yolların sonu’, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932)

Diğerleri [değiştir]

Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati, Mezuniyet Tezi, Türkiyat Enstitüsü, no. 82, 111 s. (İstanbul, 1930)

“Sart Başı”na Cevap, İstanbul, 1933.

Çanakkale’ye Yürüyüş, İstanbul, 1933.

XVIıncı asır şairlerinden Edirneli Nazmî’nin eseri ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti, İstanbul, 1934.

Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul, 1935.

Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, İstanbul, 1935.

XVinci asır tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1939.

Müneccimbaşı, Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri”, İstanbul, 1940.

900. Yıl Dönümü (1040-1940), İstanbul, 1940.

İçimizdeki Şeytanlar (Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan eserini eleştirmek için yazılmıştı), İstanbul, 1940.

Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1940.

En Sinsi Tehlike (Faris Erman’in ‘En Büyük Tehlike’ye karşılık vermek için yazılmıştı), İstanbul, 1943.

Hesap Böyle Verilir (Reha Oğuz Türkkan’a hitaben yazılmıştı), İstanbul, 1943.

Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir (İ.Süruri Ermete: Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı imzasıyla yayımlanmıştı), İstanbul, 1943.

‘Ahmedî, Dâstân ve tevârîh-i mülûk-i Âl-i Osman’, Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.

‘Şükrüllah, Behcetü’t tevârîh’, Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.

‘Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman’, Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.

Türk Ülküsü, İstanbul 1956.

Osman (Bayburtlu), Tevârîh-i Cedîd-i Mir’ât-i Cihân, İstanbul, 1961.

Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, İstanbul, 1961.

Ordinaryüs’ün Fahiş Yanlışları (Ali Fuat Başgil’e cevap), İstanbul 1961.

Türk Tarihinde Meseleler, Ankara, 1966.

Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul, 1966.

İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası, İstanbul 1967.

Âlî Bibliyografyası, İstanbul, 1968.

Âşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul, 1970.

Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden Seçmeler I, İstanbul 1971.

Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden Seçmeler II, İstanbul 1972.

Oruç Beğ Tarihi, İstanbul, 1973.

Makaleleri [değiştir]

(Ahmed Naci ile birlikte) ‘Anadolu’da Türklere ait yer isimleri’, Türkiyat Mecmuası, sayı.2 (1928)

‘Türkler hangi ırktandır?’, Atsız Mecumua, sayı.1 (1931)

‘”İzmirden Sesler” hakkında’, Atsız Mecmua, sayı.4 (1931)

‘”İzmirden Sesler” hakkında’, Atsız Mecmua, sayı.5 (1931)

‘Hindenburgun sözleri’, Atsız Mecmua, sayı.8 (1931)

‘Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz?’, Atsız Mecmua, sayı.11 (1932)

‘Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz?’, Atsız Mecmua, sayı.12 (1932)

‘Bugünün meseleleri: Millî Seciye’ buhranı, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932)

‘Türk vatanını peşkiş çekenlere’, Atsız Mecmua, sayı.15 (1932)

‘Sadri Etem Bey’e cevap’, Atsız Mecmua, sayı.16 (1932)

‘Bugünün meseleleri: Askerlik aleyhtarlığı’, Astız Mecmua, sayı.17 (1932)

‘Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932)

‘Vâlâ Nurettin Beyden bir sual’, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932)

(‘Çiftçi-Oğlu H. Nihâl’ imzasıyla) ‘Dede Korkut Kitabı hakkında’, Azerbaycan Yurt Bilgisi, c.1 (1932)

‘Kuş bakışı: Orhun’, Orhun, sayı.1 (1933)

‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar I. Türkeli, II. İlk Türkler’, Orhun, sayı.1 (1933)

‘En eski Türk müverrihi: Bilge Tonyukuk’, Orhun, sayı.1 (1933)

‘Kuş bakışı: Türk Dili’, Orhun, sayı.2 (1933)

‘Türk tarihi Üzerine Toplamalar III. Yabancıların Türkeline saldırışı, IV. Milâttan önceki 5-4üncü asırlarda Türkelinde doğudan Çinlilerin, Batıdan Yunanlıların saldırışı’, Orhun, sayı.2 (1933)

‘X meselesi’, Orhun, sayı.3 (1934)

‘Haddini bil!’, Orhun, sayı.3 (1934)

‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: V. Milâttan önce 3-2nci asırlarda Türkler arasında dâhilî savaşlar’, Orhun, sayı.4 (1934)

‘Edirne Mebusu Şeref Bey’e cevap’, Orhun, sayı.4 (1934)

‘Ahmet Muhip Bey’e cevap’, Orhun, sayı.4 (1934)

‘Şarkî Türkistan’, Orhun, sayı.4 (1934)

‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: VI. Kun devletinin dahilî teşkilâtı, VII. Kun (Oğuz) sülâlesi devrinde Türk birliği’, Orhun, sayı.4 (1934)

‘Komünist, Yahudi ve Dalkavuk’, Orhun, sayı.5 (1934)

‘İkinci Türk Müverrihi: Yulıg Tigin’, Orhun, sayı.5 (1934)

‘Alaylı Âlimler’, Orhun, sayı.5 (1934)

‘Edirne Mebusu Şeref ve Hakimiyeti Milliye muharriri A. Muhip Beylere Açık mektup’, Orhun, sayı.5 (1934)

‘Alaylı âlimlerden Sadri Maksudi Beye bir ders’, Orhun sayı.6 (1934)

‘Cihan Tarihinin en büyük kahramanı: Kür Şad’, Orhun, sayı.6 (1934)

‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar’ Orhun, sayı.6 (1934)

‘Edirne Mebusu Şeref Beye İkinci Mektup’, Orhun, sayı.6 (1934)

‘Gaza topraklarının gazi ve şehit çocukları’, Orhun, sayı.7 (1934)

‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar’, Orhun, sayı.7 (1934)

‘Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyetinin değerli bir işi’, sayı.7 (1934)

‘Baş makarnacının sırtı kaşınıyor’ (Benito Mussolini’ye hitaben yazılmıştı), Orhun, sayı.7 (1934)

‘İnkılâp Enstitüsü Dersleri’, Orhun, sayı.7 (1934)

‘Musa’nın Necip (!) evlâtları bilsinler ki:’ (Yahudilere kasten yazılmıştı), Orhun, sayı.7 (1934)

‘Tavzih’, Orhun, sayı.7 (1934)

Yirminci asırda Türk meselesi I. Türk Birliği’, Orhun, sayı.8 (1934)

‘Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar’, Orhun, sayı.8 (1934)

‘Kanun Ahmet Muhip Efendiyi çarptı’, Orhun, sayı.8 (1934)

‘Moyunçur kağan âbidesi, Orhun, sayı.8 (1934)

‘İstanbulun Fethi yılına ait bir mezar taşı’, Orhun, sayı.8 (1934)

‘Yirminci asırda Türk meselesi II. Türk Irkı = Türk milleti’, Orhun, sayı.9 (1934)

‘Türk Tarihi Üzerine Toplamalar’, Orhun, sayı.9 (1934)

’16ncı asır şâirlarinden Edirneli Nazmî ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti’, Orhun, sayı.9 (1934)

(Nâmık Kemâl hakkındaki fikirleri), ‘Namık Kemal’, Millî Türk Talebe Birliği, sayı.3 (1936)

On beşinci asıra ait bir türkü, Halk Bilgisi Haberleri, yıl.7, sayı.84 (1938)

‘Dede Korkut’, Yücel, c.VIII, sayı.84 (1939)

‘Cihan tarihinin en büyük kahramanı: Kürşad’, Kopuz, sayı.3 (1939)

(‘Çiftçi-oğlu’ imzasıyla) ‘Atalarımızdan kalan eserleri yıkmak vatana ihanettir’, Kopuz, sayı.5 (1939)

‘Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır?’, Çınaraltı, sayı.1 (1941)

‘Koca Ragıp Paşa, Haşmet ve Fıtnat hanım arasında şakalar’, Çınaraltı, sayı.3 (1941)

‘Dilimizi Türkçeleştirmek için amelî yollar’, Çınaraltı, sayı.5 (1941)

‘Türk ahlâkı’, Çınaraltı, sayı.7 (1941)

’10 İlkteşrin 1444 Varna meydan savaşı’, Çınaraltı, sayı.15 (1941)

‘Büyük günler’, Çınaraltı, sayı.16 (1941)

‘İki mühim eser’, Çınaraltı, sayı.17 (1941)

‘En eski zamana ait Türk destanı. Alp Er Tunga Destanı’, Çınaraltı, sayı.19 (1941)

‘Namık Kemal’, Çınaraltı, sayı.22 (1942)

‘Mühim bir dergi’, Çınaraltı, sayı.27 (1942)

‘Millî şuur uyanıklığı’, Çınaraltı, sayı.33 (1942)

‘Türk gençliği nasıl yetişmeli?’, Çınaraltı, sayı.35 (1942)

‘İran Türkleri’, Çınaraltı, sayı.36 (1942)

‘Dil meselesi’, Çınaraltı, sayı.38 (1942)

‘Rıza Nur’, Çınaraltı, sayı.42 (1942)

‘Yeni bir Selçukname’, Çınaraltı, sayı.52 (1942)

‘Günümüzün baş müverrihi ve büyük bir eseri’, Çınaraltı, sayı.58 (1942)

‘Osmanlı Padişahları’, Tanrıdağ, c.1, sayı.10 (1942)

‘Osmanlı Padişahları II’, Tanrıdağ, c.1, sayı.11 (1942)

‘Yeni eserler: “Adana fethinin destanı”‘, Çınaraltı, sayı.82 (1942)

‘Türk milletinin şeref şehrahı’, Kopuz, sayı.1 (1942)

‘Fatih Sultan Mehmet’, Çınaraltı, sayı.88 (1942)

‘Azizim Tevetoğlu’, Kopuz, sayı.7 (1942)

‘Türk Sazı’, Türk Sazı, sayı.1 (1942)

‘Türkiyenin Millî Futbol Maçları’, Türk Sazı, sayı.1 (1942)

‘Türkçülük’, Orhun, sayı.10 (1942)

‘Türkçülere birinci teklif’, Orhun, sayı.10 (1942)

‘İki büyük yıl dönümü’, Orhun, sayı.10 (1942)

(İmzasız) ‘Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 1’, Orhun, sayı.10 (1942)

(‘T. Bayındırlı’ imzasıyla) ‘Türkiye’nin Millî Futbol Maçları’, Orhun, sayı.10 (1942)

‘Büyük bir yıl dönümü’, Orhun, sayı.10 (1942)

‘Türkçülere ikinci teklif’, Orhun, sayı.11 (1942)

(İmzasız) ‘Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 2. 1915 Çanakkale savaşlarının bilançosu’, Orhun, sayı.11 (1942)

‘Türkiyenin Millî Atletizm Maçları’, Orhun, sayı.11 (1942)

‘Savaş aleyhtarlığı’, Orhun, sayı.12 (1942)

‘İki şanlı yıl dönümü’, Orhun, sayı.12 (1942)

‘Türkçülere üçüncü teklif’, Orhun

(İmzasız) ‘Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 3’, Orhun, sayı.12 (1942)

(‘T. Bayındırlı’ imzasıyla), ‘Türkiyenin Millî Kılıç Maçları’, Orhun, sayı.12 (1942)

‘Şanlı bir yıl dönümü’, Orhun, sayı.13 (1944)

(‘T. Bayındırlı’ imzasıyla) ‘Türkiyenin Balkanlar arası Millî Güreş Maçları’, Orhun, sayı.13 (1944)

‘Türk kızları nasıl yetiştirilmeli’, Orhun, sayı.13 (1944)

‘Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 4’, Orhun, sayı.13 (1944)

‘Türkçülere dördüncü teklif’, Orhun, sayı.13 (1944)

‘Türkçülere beşinci teklif’, Orhun, sayı.14 (1944)

‘Yabancı bayraklar altında ölenlere ağıt’ (Stalingrad muharebesinde şehit düşen Türk asıllı Kızıl Ordu askerleri için yazılmıştı), Orhun, sayı.14 (1944)

‘Ülküler taarruzîdir’, Orhun, sayı.14 (1944)

‘Varsağı’, Orhun, sayı.14 (1944)

‘Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup (20 Şubat 1944 Pazar)’, Orhun, sayı.15 (1944)

‘Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup (21 Mart 1944, Maltepe)’, Orhun, sayı.16 (1944)

Saraçoğlu, 5 Ağustos 1942’de Başvekil seçildiğinde Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir diye konuştuğu için ‘Türkçü Başvekil’ olarak tanınıyordu.

Kaynakça [değiştir]

Kitaplar [değiştir]

Türk İnkılâp Enstitüsü, Irkçılık – Turancılık, Türk İnkılâp Enstitüsü, 1944.

(Haz. Erol Güngör vs.), Atsız Armağanı, Ötüken Yayınevi, 1976.

Jacob M. Landau, Pan-Turkism in Turkey : A Study of Irredentism, C. Hurst, London, 1981. (Eserin hataları hakkında bknz. [1], [2])

Altan Deliorman, Tanıdığım Atsız, Orkun Yayınları, 2000.

Günay Göksu Özdoğan, “Turan”dan “Bozkurt”a : Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), İletişim Yayınları, 2001.

Yücel Hacaloğlu, Atsız’ın mektupları, Orkun Yayınları, 2001.

(Haz. Murat Belge vs.) Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce Cilt 4: Milliyetçilik, İletişim Yayınları, 2002.

Süleyman Tüzün, İkinci dünya Savaşı’nda Türkiye’de Dış Türkler tartışmaları (1939-1945), Fakülte Kitabevi, 2005.

Mithat Atabay, 2. Dünya Savaşı Sırasında Türkiye’de Milliyetçilik Akımları, Kaynak Yayınları, 2005.

Yağmur Atsız, Ömrümün İlk 65 Yılı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2005.