Kategori arşivi: Siyaset

Gandi kimdir

Doğum :2 Ekim 1869-Porbandar, Britanya Hindistanı

Ölüm                :30 Ocak 194-Yeni Delhi, Hindistan

Mohandas Karamçand Gandi, Hindistan ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri. Gerçek ve kötülüğe karşı aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturmuş ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı olmuştur. Gandi Hindistan’da ve dünyada, Tagore tarafından verilen ve yüce ruh anlamına gelen mahatma ve baba anlamına gelen bapu adlarıyla anılır. Hindistan’da resmî olarak Ulus’un Babası ilan edilmiştir ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil olarak kutlanır. 15 Haziran 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etmiştir.

Gandi ilk olarak Güney Afrika’da Hint topluluğunun vatandaşlık hakları için barışçı başkaldırı uyguladı. Afrika’dan Hindistan’a döndükten sonra yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütledi. Hindistan Ulusal Kongresi’nin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadınların serbestisi, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi olan Swaraj yani Hindistan’ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü. Gandi Hindistan’da alınan Britanya tuz vergisine karşı 1930’da yaptığı 400 kilometrelik Gandi Tuz Yürüyüşü ile ülkesinin Britanya’ya karşı başkaldırmasına öncülük etti. 1942’de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istedi. Hem Güney Afrika hem de Hindistan’da birçok kere hapsedildi.

Gandi her durumda pasifizm ve gerçeği savunarak bu görüşlerini uyguladı. Kendi kendine yeterli olan bir yaşam kurarak basit bir yaşam geçirdi. Çıkrık ile örülen geleneksel dhoti ve örtü gibi giysilerini kendisi yaptı. Önceleri vejetaryen iken sonraları yalnızca meyve ile beslenmeye başladı. Hem kişisel arınma hem de protesto amacıyla bazen bir ayı aşan oruçlar tuttu.

Gençliği


Genç Mohandas

Mohandas Karamçand Gandi[3] 2 Ekim 1869 günü Porbandar’da bir Hindu Modh ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Karamçand Gandi, Porbandar’ın diwanı yani baş veziriydi. Annesi Putlibai, babasının dördüncü eşi ve Pranami Vaişnava mezhebinden bir Hinduydu. Karamçand’ın ilk iki eşi birer kız çocuk doğurduktan sonra bilinmeyen bir nedenle ölmüşlerdir. Dindar bir anne ile geçirdiği çocukluk döneminde çevresinde Gucarat’ın Caynu etkileriyle Gandi canlılara zarar vermeme, etyemezlik, kişisel arınma için oruç tutma ve farklı inanç ve kast üyeleri arasında karşılıklı tolerans gibi öğretileri öğrenmiştir. Doğuştan vaişya ya da çalışanlar kastına mensuptur.

Gandi ve eşi Kasturba (1902)

Mayıs 1883’de, 13 yaşındayken, ailesinin isteğiyle yine 13 yaşındaki Kasturba Makhanji ile evlendi. İlki bebekken ölen beş çocukları oldu; Harilal 1888’de, Manilal 1892’de, Ramdas 1897’de ve Devdas 1900’de doğdu. Gandi gençliğinde Porbandar ve Rajkot’ta ortalama bir öğrenciydi. Bhavnagar’da bulunan Samaldas Kolejine giriş sınavını kılpayı kazandı. Ailesi avukat olmasını istediği için kolejde de mutsuzdu.

18 yaşında 4 Eylül 1888’de Gandi avukat olmak için hukuk okumak üzere University College London’a girdi. İmparatorluk başkenti Londra’da geçirdiği zaman içinde, etten, alkolden ve seksten uzak durma gibi Hindu kurallarına uyacağına dair, Caynu keşiş Becharji’nin önünde annesine verdiği sözün etkisinde kalmıştır. Her ne kadar örneğin dans dersleri alarak İngiliz geleneklerini denemeye çalıştıysa da ev sahibinin koyun etinden yaptığı yemekleri yiyemiyor, yine ev sahibinin gösterdiği Londra’nın birkaç etyemez lokantasından birinde yemek yiyordu. Yalnızca annesinin isteklerine körü körüne uymak yerine, etyemezlik üzerine yazılar okuyarak, entelektüel olarak da bu felsefeyi benimsedi. Etyemezler Derneği’ne katıldı, yönetim kuruluna seçildi ve bir şubesini kurdu. Daha sonra, dernek örgütleme deneyimini burada kazandığını söylemiştir. Karşılaştığı etyemezlerin bazıları, 1875 yılında evrensel kardeşliğin tesisi için kurulmuş olan ve kendilerini Budist ve Hindu edebiyatını araştırmaya adamış olan Teosofi Derneği’ne üyeydi. Bunlar Gandi’yi Bhagavadgita ‘yı okuması için teşvik etti. Daha önce din konularına özel bir ilgi göstermemiş olan Gandi Hinduizm, Hıristiyanlık, Budizm, İslam ve diğer dinlerin kutsal metinleriyle bunlar hakkında yazılan eserleri okudu. İngiltere ve Galler barosuna girdikten sonra Hindistan’a döndü ama Bombay’da avukatlık yaparken çok başarılı olamadı. Daha sonra lise öğretmeni olarak işe başvurup başarılı olamayınca Rajkot’a geri döndü ve arzuhalcilik yapmaya başladı ancak bir Britanya subayı ile düştüğü anlaşmazlık sonucu bu işi de kapatmak zorunda kaldı. Otobiyografisinde bu olaydan ağabeyinin yararına yaptığı başarısız bir lobicilik girişimi olarak söz eder. O zamanlar Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Güney Afrika’da Natal eyaletinde bir Hindistan firmasının önerdiği bir yıllık işi 1893’te bu şartlar altındayken kabul etti.

Gandi 1895 yılında Londra’ya döndüğünde radikal görüşlü Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain ile tanıştı. Daha sonraları bu bakanın oğlu Neville Chamberlain 1930’larda Büyük Britanya Başbakanı olacak ve Gandi’yi durdurmaya çalışacaktı. Joseph Chamberlain Hintlilere barbarca yaklaşıldığını kabul etmesine rağmen bu durumu düzeltecek herhangi bir yasa değişikliğine gitmeye pek istekli değildi.

Güney Afrika’da yurttaşlık hakları hareketi (1893–1914)

Gandi Güney Afrika’da (1895).

Gandi, Güney Afrika’da Hintlilere uygulanan ayrımcılığa maruz kaldı. İlk olarak elinde birinci mevki bileti olmasına rağmen üçüncü mevki ye geçmediği için Pietermaritzburg’da trenden atıldı. Daha sonra yoluna at arabası ile devam ederken, Avrupalı bir yolcuya yer açmak için arabanın dışında basamak üzerinde yolculuk etmeyi reddettiği için sürücü tarafından dövüldü. Yolculuğu esnasında bazı otellere alınmamak gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Benzer diğer olaylardan birinde bir Durban mahkemesi yargıcı türbanını çıkarmasını emrettiğinde buna karşı çıktı. Sosyal haksızlıklar karşısında uyanmasına neden olan bu olaylar hayatında bir dönüm noktası olmuş ve daha sonraki sosyal eylemciliğine temel oluşturmuştur. Güney Afrika’da Hintlilerin maruz kaldığı ırkçılık, önyargı ve haksızlıklara doğrudan tanık olmuş ve halkının Britanya İmparatorluğu içindeki yeri ile kendisinin topluluk içindeki yerini sorgulamaya başlamıştır.

Gandi, Hintlilerin oy kullanmasını engelleyen bir yasa tasarısına Hintlilerin karşı çıkmasına yardım etmek için buradaki kalış süresini uzattı. Yasanın çıkmasını engelleyemese de kampanyası Güney Afrika’da Hintlilerin yaşadığı sorunlara dikkati çekme yönünden başarılı olmuştur. 1894’te Natal Hint Kongresi’ni kurdu ve bu örgütü kullanarak Güney Afrika’da bulunan Hintli topluluğunu ortak bir siyasi gücün arkasında toplayabildi. Ocak 1897’de Hindistan’a yaptığı kısa bir gezinin ardından Güney Afrika’ya dönen Gandi’ye saldıran bir grup beyaz onu linç etmek istedi. Daha sonraki kampanyalarını şekillendirecek olan kişisel değerlerinin ilk tezahürlerinden biri olan bu olayda şahsına karşı yapılan yanlışları mahkeme karşısına getirmeme ilkesini öne sürerek kendisine saldıranlar hakkında suç duyurusunda bulunmayı reddetti.

1906 yılında Transvaal hükümeti sömürgenin Hintli nüfusunu zorla kayıt altına almayı gerektiren bir yasayı kabul etti. Aynı yıl 11 Eylül’de Johannesburg’da yapılan toplu gösteri sırasında hâlâ gelişmekte olan satyagraha (gerçeğe bağlılık) ya da pasif protesto yöntemini ilk defa olarak uygulamaya başladı ve Hintli yandaşlarına şiddet ile karşı çıkmak yerine yeni yasaya karşı çıkıp bunun sonuçlarına katlanmaları yönünde çağrıda bulundu. Bu öneri kabul edildi ve yedi yıl süren mücadelede grev yapmak, kayıt olmayı reddetmek, kayıt kartlarını yakmak gibi çeşitli şiddet içermeyen başkaldırılar nedeniyle aralarında Gandi’nin de bulunduğu binlerce Hintli hapsedildi, kırbaçlandı ve hatta vuruldu. Her ne kadar hükümet Hintli protestocuları bastırmak konusunda başarılı olmuş olsa da barışçıl Hintli protestoculara Güney Afrika hükümetinin uyguladığı ağır yöntemlerin kamuoyunda oluşturduğu itiraz sonucunda Güney Afrikalı General Jan Christiaan Smuts, Gandi ile bir uzlaşmaya gitmek zorunda kalmıştır. Bu mücadele sırasında Gandi’nin fikirleri şekillendi ve Satyagraha kavramı olgunlaştı.

Zulu Savaşındaki rolü

1906 yılında Britanyalılar yeni bir vergi daha koyduktan sonra Güney Afrika’daki Zulular iki Britanya subayını öldürdü. Misilleme olarak Britanyalılar Zululara savaş ilan etti. Gandi Britanyalıların Hintlileri askere alması için çabaladı. Hintlilerin tam yurttaşlık haklarına kavuşabilme iddialarını yasallaştırmak için savaşı desteklemeleri gerektiğini savundu. Ancak Britanyalılar Hintlilere ordularında rütbe vermeyi reddetti. Yine de Gandi’nin önerisini kabul ederek, bir grup gönüllü Hintlinin sedye taşıyıcılığı yaparak yaralı Britanya askerlerini tedavi etmelerine izin verdiler. 21 Temmuz 1906, Gandi kendi kurduğu Indian Opinion gazetesinde -“Natal Hükümeti tarafından Yerlilere karşı yapılan operasyonlarda kullanılmak üzere deneme maksatlı kurulan birlik yirmi üç Hintliden oluşmaktadır” diye yazmıştır.

Gandi, Indian Opinion ‘daki yazılarıyla Güney Afrika’daki Hintlilerin savaşa katılmasını teşvik ediyordu -“Eğer Hükümet nasıl bir ihtiyat gücünün boşa gittiğini fark ederse bunu kullanmak isteyecek ve Hintlileri gerçek savaş yöntemleri için tam bir eğitimden geçirecektir.”

Gandi’nin görüşüne göre 1906 yılı Askere Alma Yönetmeliği, Hintlileri Yerlilerden daha alt seviyeye düşürüyordu. Dolayısıyla Hintlileri, yerli siyahları örnek göstererek bu yönetmeliğe Satyagraha’ya uygun olarak karşı çıkmaya davet ediyor ve şöyle diyordu: “Bizden daha az gelişmiş olan melez kastlar ve kaffirler (yerli siyahlar) bile hükümete karşı çıktı. Paso yasası onlara da uygulanıyor ama hiçbiri paso almıyor”.

Hindistan Bağımsızlık Mücadelesi (1916–1945)

Gandi, 1915’te Güney Afrika’dan Hindistan’a geri döndü.

Hindistan Ulusal Kongresi’nin toplantılarında konuşmalar yaptı ama asıl olarak Hint halkı, siyaset ve diğer sorunlar üzerinde düşünmeye o zamanlar Kongre Partisi’nin önemli liderlerinden olan Gopal Krişna Gokhale tarafından teşvik edildi.

Çamparan ve Kheda

Gandi ilk önemli başarılarını 1918 yılında Çamparan karışıklığı ve Kheda Satyagraha sırasında elde etmiştir. Çoğunluğu Britanyalı olan toprak sahiplerinin milis kuvvetleri tarafından baskı altında tutulan köylüler aşırı yoksulluk içindeydi. Köyler son derece pisti ve hijyenik değildi. Alkolizm, kast sistemi nedeniyle yapılan ayrımcılık ve kadınlara karşı uygulanan ayrımcılık çok yaygındı. Yıkıcı bir kıtlık olmasına rağmen Britanyalılar giderek artan yeni vergiler koymakta ısrarcıydı. Durum ümitsizdi. Gucarat’ta Kheda’da sorun aynıydı. Gandi kendisini uzun zamandır destekleyenlerle ve bölgeden yeni gönüllülerle burada bir aşram kurdu. Kötü yaşam koşulları, çekilen acılar ve uygulanan vahşet köylerin detaylı olarak incelenmesiyle kayıt altına alındı. Köylülerin güvenini kazanarak buraların temizlenmesine, okullar ve hastaneler kurulmasına öncülük etti. Köy liderlerini yukarıda belirtilen toplumsal sorunları ortadan kaldırmaları için cesaretlendirdi.

Ama asıl etki, polis tarafından huzursuzluk yaratma nedeniyle tutuklanıp eyaleti terk etmesi istendiğinde baş gösterdi. Yüz binlerce insan hapishane, karakol ve mahkemelerin önünde protesto gösterilerinde bulunarak Gandi’nin salınmasını istedi. Mahkeme isteksizce Gandi’yi salmak zorunda kaldı. Gandi toprak sahiplerine karşı protestolar ve grevler düzenledi. Britanya hükümetinin yönlendirmesiyle toprak sahipleri bölgenin yoksul köylülerine daha fazla yardım edeceklerine, ürettiklerini tüketebileceklerine ve kıtlık bitene kadar vergileri kaldıracaklarına dair bir antlaşma imzaladı. Bu karışıklık sırasında insanlar Gandi’ye Bapu (Baba) ve Mahatma (Yüce Ruh) demeye başladı. Kheda’da, Sardar Patel Britanyalılarla yapılan pazarlıklarda köylüleri temsil etti. Pazarlıklar sonrasında vergiler askıya alındı ve tüm tutuklular salıverildi. Bunun sonucunda Gandi’nin ünü tüm ülkeye yayıldı.

İş birliği yapmama

İş birliği yapmama ve barışçıl karşı koyma Gandi’nin haksızlığa karşı “silahlarıydı”. Pencap’ta Britanya birliklerinin sivilleri öldürdüğü Jallianwala Bagh ya da Amritsar katliamı ülkede giderek artan kızgınlığa ve şiddet olaylarına neden olmuştu. Gandi hem Britanyalıları hem de onlara karşı misilleme yapan Hintlileri eleştirdi. Britanyalı sivil kurbanlara başsağlığı dileyen ve isyanları kınayan açıklamayı kaleme aldı. Parti içinde önce karşı çıkılsa da Gandi’nin her türlü şiddetin kötü olduğu dolayısıyla da haksız olduğunu ilkesini savunduğu duygusal konuşmasından sonra kabul edildi. Ancak katliamdan ve bunu izleyen şiddetten sonra Gandi, kendi kendini yönetme ve tüm Hindistan hükümet kuruluşlarının yönetimini ele geçirme fikri üzerinde yoğunlaştı.

Bunun sonucunda tam kişisel, tinsel ve siyasal bağımsızlık anlamına gelen Swaraj olgunlaştı.

Sabarmati Aşram, Gandi’nin Gucarat’taki evi.

Aralık 1921’de Gandi Hindistan Ulusal Kongresi’nde yürütme yetkisine sahip oldu. Liderliği altında Kongre amacı Swaraj olan yeni bir anayasa altında örgütlendi. Giriş ücreti ödeyen herkes partiye kabul edilmeye başlandı. Disiplini artırmak için bir dizi komite kurularak, parti, elit bir örgütten ulusal kitlenin ilgisini çeken bir örgüte dönüştü. Gandi şiddet karşıtı hareketlerinin içine swadeshi ilkesini yani yabancı ürünlerin özellikle de Britanya ürünlerinin boykotunu da kattı. Buna bağlı olarak tüm Hintlilerin Britanya malı kumaşlar yerine elle dokunmuş khadi kumaşı kullanmasını savundu. Gandi yoksul zengin demeden tüm Hintli erkek ve kadınların bağımsızlık hareketini desteklemeleri için her gün khadi kumaşı dokumasını tavsiye etti. Bu, isteksizleri ve hırslıları hareketin dışında tutmak ve disiplin kurmak, ayrıca da o zamana kadar böyle etkinliklere katılmaları uygun görülmeyen kadınları harekete katabilmek için bir stratejiydi. Britanya ürünlerinin yanı sıra Gandi, halkı Britanya eğitim kurumlarını ve mahkemelerini de boykot etmeye, hükümet işinden istifaya ve Britanya unvanlarını kullanmamaya çağırdı.

“İş birliği yapmama” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım sonucunda büyük başarı kazandı. Ancak hareket doruk noktasına ulaştığında Şubat 1922’de, Uttar Pradeş’in Chauri Chaura şehrinde şiddetli çatışma sonucu birdenbire sona erdi. Hareketin şiddete doğru yönelmesinden ve bunun bütün yapılanları yıkmasından korkan Gandi ulusal itaatsizlik kampanyasını sona erdirdi.

Gandi 10 Mart 1922’de tutuklandı, isyana teşvikten yargılanarak altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. 18 Mart 1922’de başlayan cezası iki yıl sonra Şubat 1924’te apandisit ameliyatı nedeniyle salındıktan sonra bitti.

Gandi’nin birleştirici kişiliğinden hapiste kaldığı sürece yararlanamayan Hindistan Ulusal Kongresi bölündü ve iki hizip oluştu. Bunlardan biri, partinin seçimlere katılmasını isteyen Chitta Ranjan Das ve Motilal Nehru tarafından yönetiliyordu, diğer hizip seçimlere katılmaya karşı çıkıyordu ve Chakravarti Rajagopalachari ve Sardar Vallabhbhai Patel tarafından yönetiliyordu. Ayrıca işbirliği yapmama sırasında Hindu ve Müslümanlar arasındaki işbirliği parçalanmaya başlamıştı. Gandi bu farklılıkları 1924 sonbaharında yaptığı üç aylık oruç gibi yöntemlerle ortadan kaldırmaya çalıştı ama çok başarılı olamadı.

Swaraj ve Tuz Satyagrahası (Tuz Yürüyüşü)

Tuz Yürüyüşü sırasında Gandi. Mart, 1930.

Gandi Tuz Yürüyüşünün sonunda 5 Nisan 1930’da Dandi’de.

Gandi 1920’lerde gözlerden uzakta kaldı. Swaraj Partisi ile Hindistan Ulusal Kongresi arasındaki ayrılıkları çözmeye çalıştı ve paryalık, alkolizm, cehalet ile yoksulluğun yok edilmesi için girişimlerini yaygınlaştırdı. Tekrar öne çıkması 1928 yılında olmuştur. Bir yıl önce İngiliz hükümeti aralarında bir tek Hintli bile barındırmayan, Sir John Simon başkanlığında yeni bir anayasal reform komisyonu atamıştı. Bunun sonucunda Hindistan siyasi partileri, komisyonu boykot etmiştir. Gandi, Aralık 1928’de Kalküta kongresinde İngiliz hükümetinden Hindistan’a İngiliz Milletler Topluluğu’na bağlı yönetim hakkı verilmesini ya da bu sefer amacı tam bağımsızlık olan yeni bir işbirliği yapmama kampanyasıyla yüz yüze kalacaklarını bildiren bir kararın kabul edilmesini sağladı. Gandi, hemen bağımsızlık isteyen Subhas Chandra Bose ile Jawaharlal Nehru gibi gençlerin görüşlerini yumuşatmakla kalmadı, kendi görüşlerini de değiştirerek bu çağrıyı iki yerine bir yıl bekletmeyi kabul etti

Britanyalılar bunu cevapsız bıraktı. 31 Aralık 1929’da Lahore’da Hindistan bayrağı açıldı. 26 Ocak 1930, Lahore’da toplanan Hindistan Ulusal Kongresi tarafından Hindistan’ın Bağımsızlık Günü olarak kutlandı. O gün hemen hemen tüm Hintli örgütler tarafından kutlanmıştır. Sözünde duran Gandi Mart 1930’da tuz vergisine karşı yeni bir satyagraha başlattı. Kendi tuzunu yapmak için Ahmedabad’dan Gandi’ye 12 Mart’tan 6 Nisan’a kadar 400 kilometre yürüdüğü Tuz Yürüyüşü bu pasif direnişin en önemli bölümüdür. Denize doğru yapılan bu yürüyüşte Gandi’ye binlerce Hintli eşlik etti. Britanya idaresine karşı en rahatsız edici kampanyası bu olmuştur ve Britanyalılar buna karşılık vererek 60.000’in üzerinde kişiyi hapse atmıştır.

Gandi’i karşılayan Kara Gömlekliler (1931, Roma)

Lord Edward Irwin tarafından temsil edilen hükümet, Gandi ile görüşmeye karar verdi. Mart 1931’de Gandi–Irwin Paktı imzalandı. Britanya hükümeti sivil başkaldırı hareketinin durdurulmasına karşılık tüm siyasi tutukluları serbest bırakmaya razı oldu. Ayrıca Hindistan Ulusal Kongresi’nin tek temsilcisi olarak Gandi, Londra’da yapılacak olan yuvarlak masa konferansına davet edildi. İdari gücün el değiştirmesinden çok, Hint prensleri ve Hint azınlıklarına eğilen konferans Gandi ve milliyetçiler için bir hayal kırıklığı oldu. Bundan da öte Lord Irwin’in halefi Lord Willingdon, milliyetçileri bastırmak için yeni bir eyleme girişti. Gandi yeniden tutuklandı ve hükümet yandaşlarından tecrit ederek nüfuzunu yok etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. 1932’de, Dalit lider B. R. Ambedkar’ın önderliğinde yapılan kampanya sonucu hükümet yeni anayasa ile paryalara ayrı olarak seçim hakkı verdi. Bunu protesto eden Gandi, Eylül 1932’de yaptığı altı günlük oruç sonrasında, Dalit siyasi lider Palwankar Baloo tarafından aracılık edilen görüşmeler sonucu hükümeti daha eşitlikçi uygulamalarda bulunmaya zorlamıştır. Bu da, Gandi tarafından Harijanlar yani Tanrı’nın çocukları adı verilen paryaların yaşam koşullarını iyileştirmek için yapılacak yeni bir kampanyanın başlangıcı olmuştur. 8 Mayıs 1933’de Gandi, Harijan hareketine destek olmak için 21 günlük kişisel arınma orucuna başladı.

1934 yazında başarısız üç suikast girişimine uğradı.

Kongre Partisi, seçimlere katılıp Federasyon tasarısını kabul etmeyi kararlaştırdığında Gandi parti üyeliğinden istifa etmeye karar verdi. Parti’nin hareketine karşı değildi ancak eğer istifa ederse Hintliler üzerindeki popülaritesinin komünistlerden, sosyalistlerden, sendikacılardan, öğrencilerden, dini muhafazakârlardan, işveren yanlılarına kadar geniş bir yelpaze içeren parti üyeliğini tıkamayacağını düşündü. Gandi ayrıca Raj ile geçici bir siyasi anlaşmaya varan bir partiyi yöneterek Raj propagandasına hedef olmak da istemiyordu.

Kongre’nin Lucknow oturumunda ve Nehru başkanlığında Gandi 1936’da tekrar başa geçti. Gandi yalnızca bağımsızlığı elde etme konusuna odaklanılmasını ve Hindistan’ın geleceği hakkında spekülasyon yapılmamasını arzuladıysa da Kongre’nin sosyalizmi amaç olarak seçmesine karşı çıkmadı. Gandi 1938’de başkanlığa seçilen Subhas Bose ile bir uyuşmazlık yaşadı. Bose ile anlaşamadığı başlıca noktalar Bose’nin demokrasiye bağının ve şiddet içermeyen harekete inancının olmamasıydı. Bose Gandi’nin eleştirilerine rağmen ikinci dönem de başkanlığı kazandı ancak Gandi’nin getirdiği ilkeleri terk etmesi nedeniyle tüm Hindistan liderlerinin topluca istifa etmesi karşısında Kongre’den ayrıldı.

II. Dünya Savaşı ve Hindistan’ı Terk edişi


Mahadev Desai (solda) Mumbai, Birla Evinde genel validen gelen mektubu Gandi’ye okurken. 7 Nisan 1939.

Nazi Almanya’sı 1939’da Polonya’yı işgal edince II. Dünya Savaşı başladı. Başlarda Gandi Britanya çabalarına “şiddete katılmayan manevi destek” verilmesinden yanaydı ancak Kongre liderleri, halkın temsilcilerine danışılmadan Hindistan’ın tek taraflı olarak savaşa sokulmasından rahatsız olmuştu. Bütün kongre üyeleri toplu olarak görevlerinden istifa etmeyi tercih etti. Üzerinde uzun süre düşündükten sonra Gandi görünüşte demokrasi için verilen bu savaşa, Hindistan’a demokrasi verilmesi reddedilirken katılmayacağını deklare etti. Savaş ilerledikçe Gandi bağımsızlık için isteklerini daha da yoğunlaştırdı ve Britanyalılardan hazırladığı çağrı ile Hindistan’ı terk etmelerini istedi. Bu Gandi ve Kongre Partisinin Britanyalıların Hindistanı terk etmelerini sağlamak için yaptıkları en kararlı başkaldırıydı.

Jawaharlal Nehru, AICC Genel Kongresinde Gandi’nin yanında otururken, 1942

Gandi hem Britanya yanlısı hem de Britanya karşıtı gruplar ve Kongre parti üyelerinin bir kısmı tarafından eleştirildi. Bazıları Britanya’ya bu zor zamanında karşı gelmenin ahlaksızlık olduğunu söylerken diğerleri ise Gandi’nin yeteri kadar çabalamadığını düşünüyordu. Hindistan’ı Terk et mücadelenin tarihindeki en kuvettli eylem oldu, toplu tutuklamalar ve şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı.

Binlerce eylemci polis ateşiyle öldü ya da yaralandı ve yüz binlerce eylemci tutuklandı. Gandi ve yandaşları Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa destek vermeyeceklerini açıkça belirtti. Hatta bu sefer bireysel şiddet eylemleri olsa bile eylemin durdurulmayacağını, çevresindeki “düzenli anarşinin”, “gerçek anarşiden daha kötü” olduğunu söyledi. Tüm Kongre üyelerine ve Hintlilere yaptığı çağrıda özgürlüğe ulaşmak için disiplini ahimsa ve Karo Ya Maro (“Yap ya da Öl”) ile sağlamalarını istedi.

Gandi ve Kongre Çalışma Komitesinin tamamı Britanyalılar tarafından 9 Ağustos 1942’de Bombay’da tutuklandı. Gandi iki yıl boyunca Pune’de Ağa Han Sarayında tutuldu. Buradayken sekreteri Mahadev Desai 50 yaşındayken kalp krizinden öldü, ardından 6 gün sonra, 18 aydır tutuklu bulunan eşi Kasturba 22 Şubat 1944’de öldü. Altı hafta sonra Gandi ağır bir sıtma krizi geçirdi. Sağlığının kötüleşmesi ve ameliyat gereksinimi nedeniyle savaş sona ermeden 6 Mayıs 1944’te salıverildi. Britanyalılar Gandi’nin hapiste ölmesi karşısında ülkeyi kızdırmak istemedi. Her ne kadar Hindistan’ı Terk et eylemi hedefine ulaşma konusunda tam başarılı olamadıysa da eylemin acımasızca bastırılması 1943’ün sonlarında Hindistan’a bir düzen getirdi. Savaşın sonunda Britanyalılar yönetimin Hintlilere verileceğine dair bariz açıklamalarda bulundu. Bu noktada Gandi mücadeleyi durdurdu ve Kongre partisinin liderlerinin de aralarında bulunduğu 100.000 civarında siyasi tutuklu salıverildi.

Özgürlük ve Hindistan’ın bölünmesi

Gandi 1946 yılında Britanya Kabine Misyonunun önerilerini reddetmelerini Kongre partisine önerdi çünkü Müslüman çoğunlukta olanların toplandığı eyalet önerileri ile oluşturulan gruplanmanın bir bölünmenin öncüsü olduğundan kuşkuluydu. Ancak bu Kongre partisinin Gandi’nin önerisi dışına çıktığı nadir zamanlardan birisi oldu çünkü Nehru ve Patel planı onaylamadıkları takdirde hükümetin kontrolünün Hindistan Müslümanlar Birliği’ne geçeceğini biliyorlardı. 1946 ile 1948 yılları arasında 5.000’den fazla insan şiddet eylemlerinde öldü. Gandi Hindistan’ı iki ayrı ülkeye bölecek her türlü plana şiddetle karşı çıkıyordu. Hindistan’da Hindu ve sikh’lerle yaşayan Müslümanların büyük bir çoğunluğu ayrılmadan yanaydı. Müslüman Birliği’nin lideri Muhammed Ali Cinnah’ı Pencap, Sindh, Kuzey-Batı Sınır Eyaleti ve Doğu Bengal’de büyük bir desteği vardı. Bölünme planı Kongre liderleri tarafından büyük çaplı bir Hindu-Müslüman savaşını engellemenin tek yolu olarak kabul edilmiştir. Kongre liderleri parti ve Hindistan’da büyük bir desteğe sahip olan Gandi’nin onayı olmadan ilerleyemeyeceklerini ve Gandi’nin de bölünme planını tamamen reddettiğini biliyorlardı. Gandi’nin en yakın çalışma arkadaşları bölünmenin en iyi çıkış olduğunu kabul etmişlerdi ve Sardar Patel Gandi’yi bunun iç savaşı önlemenin tek yolu olduğuna inandırmak için çabalaması sonucunda istemese de Gandi rızasını verdi.

Kuzey Hindistan’da ve Bengal’de ortamı sakinleştirmek amacıyla Müslüman ve Hindu toplumlarının liderleriyle yoğun görüşmelerde bulundu. 1947 yılındaki Hindistan-Pakistan Savaşı’na rağmen hükümetin Bölünme Konseyince belirlenen 550 milyon rupiyi vermeme kararından rahatsızlık duydu. Sardar Patel gibi liderler Pakistan’ın bu parayı Hindistan’a karşı savaşı sürdürmek amacıyla kullanmasından korkuyordu. Gandi tüm Müslümanların Pakistan’a zorla gönderilmesi istekleri ortaya çıktığında ve Müslüman ile Hindu liderleri birbirleriyle bir türlü anlaşmaya razı gelmeyince de çok üzüldü.

Topluluklar arası tüm şiddetin durdurulması ve 550 milyon rupinin Pakistan’a ödenmesi için son ölüm orucuna Delhi’de başladı. Gandi Pakistan’daki istikrarsızlık ve güvensizlik ortamının Hindistan’a karşı duyulan öfkeyi artıracağı ve şiddetin sınır ötesine taşınacağından korkuyordu. Ayrıca Hindular ve Müslümanlar arasındaki düşmanlığın açık bir iç savaşa dönüşeceğinden de korkuyordu. Yaşam boyu çalışma arkadaşı olanlarla yaptığı uzun duygusal görüşmeler sonucunda Gandi orucunu bırakmadı ve hükümet kararlarını iptal ederek Pakistan’a ödemeyi yaptı. Aralarında Rashtriya Swayamsevak Sangh ve Hindu Mahasabha’nın da bulunduğu Hindu, Müslüman ve Sikh toplumu liderleri şiddeti reddederek barış çağrısı yapacakları konusunda Gandi’yi ikna ettiler. Dolayısıyla Gandi portakal suyu içerek orucunu bitirdi.

Suikast

Raj Ghat: Hindistan’ın Pune şehrinde Ağa Han Sarayında Gandi’nin küllerinin bulunduğu anıt.

30 Ocak 1948’de, Yeni Delhi’de bulunan Birla Bhavan ‘ın (Birla Evi) bahçesinde gece yürüyüşünü yaparken vuruldu ve öldü. Suikastçı Nathuram Godse Hindu bir radikaldi ve Pakistan’a ödeme yaptırılmasında ısrar ederek Gandi’nin Hindistan’ı zayıflattığını savunan aşırı uç görüşteki Hindu Mahasabha ile bağlantısı vardı. Godse ve yardakçısı Narayan Apte daha sonra çıkarıldıkları mahkemede yargılandılar ve suçlu bulundular. 15 Kasım 1949’da idam edildiler.

Gandi’nin Yeni Delhi’de bulunan anıtı Rāj Ghāt ‘ın üzerinde “Hē Ram”,  yazar ve “Aman Tanrım” olarak tercüme edilebilir. Her ne kadar doğruluğu tartışmalı olsada bunların Gandi vurulduktan sonra son sözleri olduğu iddia edilmektedir.Jawaharlal Nehru radyo ile ülkeye yaptığı konuşmasında şöyle demiştir:

“Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hâlâ bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok. Belki de bunu söylememeliyim ama yine de bunca yıldır gördüğümüz gibi artık onu göremeyeceğiz, öğüt almak için ya da teselli etmesi için ona koşamayacağız ve bu yalnızca benim için değil, bu ülkedeki milyonlar ve milyonlar için de çok kötü bir darbe.”

Gandi’nin külleri kaplara konarak anma törenleri için Hindistan’ın çeşitli bölgelerine gönderildi. Çoğu 12 Şubat 1948’de Allahabad’da Sangam’a döküldü ama bazıları gizlice başka yerlere gönderildi.

1997’de, Tuşar Gandi bir bankanın kasasında bulunan ve mahkeme emriyle alabildiği bir kabın içindeki külleri Allahabad’da Sangam’da suya döktü. Dubai’li bir işadamının Mumbai müzesine gönderdiği bir başka kabın içindeki küller’de 30 Ocak 2008’de ailesi tarafından Girgaum Chowpatty’de suya dökülmüştür.

Bir başka kap Pune’deki Ağa Han Sarayı’na gelmiş  (1942 ile 1944 arasında tutuklu bulunduğu yer) bir başkası da Los Angeles’de Kendini Kanıtlama Birliği Göl Tapınağı ‘na gelmiştir. Ailesi tapınaklarda ve anıtlarda bulunan bu küllerin siyasi kötü amaçlarla kullanılabileceğinin farkındadır ancak tapınak ve anıtları yıkmadan bunları alamayacaklarını bildiklerinden geri istememişlerdir.

Mahatma Gandi ilkeleri:

Doğruluk

Gandi hayatını doğruluğu ya da “Satya” ‘yı bulmaya adadı. Bu amacına kendi hatalarından öğrenerek ve kendisi üzerinde deneyler yaparak ulaşmaya çalıştı. Otobiyografisine Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü adını vermiştir.

Gandi en önemli mücadelenin kendi iblislerini, korkularını ve güvensizliklerini yenmek olduğunu belirtmiştir. Gandi inançlarını ilk olarak “Tanrı Doğruluktur” diyerek özetlemiş. Daha sonra bu ifadesini “Doğruluk Tanrı’dır” olarak değiştirmiştir. Yani Gandi’nin felsefesinde Satya (Doğruluk) “Tanrı”dır.

Pasif direniş

Mahatama Gandi pasif direniş ilkesinin bulucusu değildir ancak muazzam bir ölçekte siyasi alanda ilk uygulayandır. Pasif direniş (ahimsa) ya da karşı koymama kavramları Hindistan dini düşünce tarihinde çok eskilere dayanmaktadır. Gandi felsefesini ve hayat görüşünü otobiyografisi Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü ‘nde şöyle açıklar:

“Umutsuzluğa düştüğümde tarih boyunca doğruluk ve sevginin her zaman kazandığını hatırlarım. Tiranlar ve katiller olmuştur, hatta bir süre yenilmez sanılmışlardır ancak sonunda her zaman kaybederler, düşün bir her zaman.”

“Çılgınca tahribatı totaliterlik nedeniyle ya da özgürlük ve demokrasi adı altında yapmak ölüler, yetimler ve evsizler için ne değiştirir?”

“Göze göz ilkesi tüm dünyayı kör eder.”

“Uğrunda ölmeyi göze alacağım birçok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiç bir dava yoktur.”

Bu ilkeleri uygulayan Gandi mantığın en uç sınırlarına giderek, hükümetlerin, polisin ve ordunun bile şiddet karşıtı olduğu bir dünya hayal etti. Aşağıdaki alıntılar “Pasifistler İçin” kitabındandır.

Savaş ilmi bir kişiyi basitçe saf diktatörlüğe yöneltir. Şiddet karşıtlığının ilmi ise yalnızca saf demokrasiye ulaştırır….Sevgiden kaynaklanan güç, cezalandırılma korkusundan kaynaklanandan binlerce kat daha etkili ve kalıcıdır…..Şiddet karşıtlığının yalnızca bireyler tarafından uygulanabileceğini ve bireylerin oluşturduğu uluslar tarafından uygulanamayacağını söylemek inançsızlıktır….En saf anarşiye en çok yaklaşan şiddet karşıtlığı üzerine kurulu olan demokrasidir….Tam bir şiddet karşıtlığı üzerinde örgütlenen ve işleyen bir toplum en saf anarşidir….

Şiddet karşıtı bir devlette bile polis gücüne gerek olduğu sonucuna ulaştım….Polis şiddet karşıtlığına inananlardan seçilecektir. İnsanlar içgüdüsel olarak onlara her türlü yardımı yapacak ve ortak bir çalışma sonucu sürekli azalan karışıklıklar ile kolaylıkla başa çıkabileceklerdir. Emek ile sermaye arasındaki şiddetli anlaşmazlıklar ve grevler şiddet karşıtı bir devlette daha az olacaktır çünkü şiddet karşıtı çoğunluğun etkisi toplum içinde temel ilkelerin uygulanmasını sağlayacaktır. Benzer şekilde topluluklar arasında da karşıtlıklar olmayacaktır….

Şiddet karşıtı bir ordu savaş zamanında da barış zamanında da silahlı insanlar gibi davranmaz. Görevleri birbirleriyle savaşan toplumları bir araya getirmek, barış propagandası yapmak, bulundukları yerde ve birliklerinde her bir insanla ilişkiye geçmelerini sağlayacak eylemlerde bulunmaktır. Böyle bir ordu acil durumlarla başa çıkabilmek için hazırlıklı olmalıdır, şiddet içeren çetelerin taşkınlıklarını durdurabilmek için ölmeyi göze almalıdırlar. …Satyagraha (doğruluğun gücü) tugayları her köy de ver her mahallede örgütlenebilir. [Eğer şiddet karşıtı topluma dışarıdan bir saldırı gelirse] şiddet karşıtlığına açılan iki yol vardır. Hakimiyeti vermek ama saldıran ile işbirliği yapmamak…Baş eğmektense ölümü tercih etmek. İkinci yol ise şiddet karşıtı yöntemle yetişmiş insanların yapacağı pasif direniş….Saldırganın iradesine uymak yerine ölmeyi tercih eden kadın ve erkeklerin oluşturduğu sonu gelmez beklenmedik görüntü hem saldırganı hem de askerlerini yumuşatacaktır….Şiddet karşıtlığını ana siyasi görüşü olarak seçmiş olan bir ulusu ya da grubu atom bombası bile köleliğe mahkum edemez…. Bu ülkedeki şiddet karşıtlığının düzeyi başına bu geldiği takdirde doğal olarak öyle yükselecektir ki evrensel olarak saygı görecektir.

Bu görüşlere uygun olarak, 1940’ta Britanya Adaları’ nın Nazi Almanya’sı tarafından işgali sözkonusu olduğunda Gandi Britanya halkına şu öğütleri verdi (Savaş ve Barışta Pasif Direniş ):

“Sahip olduğunuz silahları ne sizi ne de insanlığı kurtarmaya yeterli olmadığı için bırakmanızı isterim. Kendi varlığınız saydığınız ülkelerden ne istiyorlarsa almaları için Herr Hitler ve Sinyor Mussolini’yi davet edin…. Eğer bu centilmenler evlerinize girmek isterse, siz evleriniz terk edin. Eğer sizin serbestçe gitmenize izin vermezlerse, erkek, kadın ve çocuk sizi katletmelerine izin verin ama onlara bağlılığınızı sunmayı reddedin.”

Savaş sonrası bir mülakatta 1946’da daha da uç bir görüşünü açıkladı:

“Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”

Ancak Gandi bu düzeyde bir şiddet karşıtlığının inanılmaz ölçüde inanç ve cesaret gerektirdiğini ve buna herkesin sahip olmadığını biliyordu. Dolayısıyla, özellikle de korkaklığa karşı bir kılıf olarak kullanılıyorsa herkesin şiddet karşıtı olarak kalması gerekmediğini de öğütledi.:

“Gandi, silahlanmaktan ve direniş göstermekten korkanları satyagraha hareketine katılmamaları konusunda uyardı. ‘İnanıyorum ki,’ dedi, ‘korkaklık ile şiddet arasında bir seçim yapmak gerekirse şiddeti öğütlerdim.'”

“Her toplantıda şu uyarıyı yaptım. Pasif direniş ile daha önce kendilerinde olan kullanmayı bildikleri güçten sonsuz derecede fazla güç elde ettiklerine inananların pasif direniş ile hiç bir ilişkileri olmamalı ve bıraktıkları silahları tekrar almalıdır. Bir zamanlar çok cesur olan Khudai Khidmatgarların (“Allah’ın hizmetçileri”), Badşah Han’ın etkisiyle korkaklaştıklarını hiçbir zaman söyleyemeyiz. Cesaretleri yalnızca iyi bir nişancı olmalarıyla değil, ölümü göze almaları ve göğüslerini gelen kurşunlara karşı açmalarındadır.”

Etyemezlik

Gandi küçük bir çocukken et yemeyi denemiştir. Bunun sebebi hem duyduğu merak hem de onu ikna eden yakın arkadaşı Şeyh Mehtab’tır. Hindistan’da etyemezlik Hindu ve Caynu inanışlarının temel ilkelerinden birisi olmuştur ve doğduğu yöre olan Gucarat’da Hindu ve Caynuların büyük bir çoğunluğu olduğu gibi Gandi ailesi de etyemezdi. Londra’ya okumaya gitmeden önce annesi Putlibay ve amcası Becharji Swami’ye et yemekten, alkol almaktan ve fuhuştan imtina edeceğine yemin verdi. Sözüne uyarak yalnızca bir beslenme biçimi değil aynı zamanda yaşamı boyunca izleyeceği felsefeye bir temel elde etti. Gandi ergenliğe eriştikçe katı bir etyemez oldu. The Moral Basis of Vegetarianism (Etyemezliğin Ahlaki Temeli) adlı kitabın yanı sıra bu konuda birçok makale de yazdı. Bunların bir kısmı Londra Etyemezler Derneği’nin yayın organı The Vegetarian ‘da yayımlandı.Bu dönemde birçok ileri gelen entelektüelden ilham alan Gandi Londra Etyemezler Derneği’nin başkanı Dr. Josiah Oldfield ile de arkadaş oldu.

Henry Stephens Salt’ın eserlerini okuyup hayran kalmış olan genç Mohandas, etyemezlik kampanyası yapan bu kişiyle görüştü ve yazıştı. Gandi Londra’da iken ve daha sonra etyemezliği desteklemek için çok zaman harcadı. Gandi için etyemez bir beslenme yalnızca insan vücudunun gereksinimleri karşılamıyor aynı zamanda ekonomik bir amaca da hizmet ediyordu. Et hâlâ tahıl, sebze ve meyveden daha pahalıdır. O zamanın Hintlilerinin birçoğu çok düşük gelire sahip olduğu için etyemezlik yalnızca tinsel bir uygulama değil aynı zamanda pratikti de. Uzun süre et yemekten kaçındı ve oruç tutmayı bir siyasi protesto yöntemi olarak kullandı. Ölene kadar ya da istekleri kabul edilene kadar yemek yemeyi reddetti. Otobiyografisinde etyemezliğin Brahmaçarya’ya olan derin bağlılığının başlangıcı olduğu yazar. İştahını tam olarak kontrol etmeden Brahmaçarya’da başarısız olacağını belirtir.

Bapu bir dönem sonra artık yalnızca meyve yemeye başlamıştı, ancak doktorlarının tavsiyesiyle keçi sütü içmeye başlamıştı. İnek sütünden elde edilen süt ürünlerini hiç bir zaman kullanmamıştır. Bunun nedeni hem felsefi görüşleri hem de zorla inekten fazla süt alma yöntemi olan phookadan iğrendiği ve annesine vermiş olduğu bir söz nedeniyledir.

Brahmaçarya

Gandi 16 yaşındayken babası çok hastalandı. Ailesine çok düşkün olduğu için hastalığı süresince babasının başucundaydı. Ancak bir gece Gandi’nin amcası, kısa bir süreliğine Gandi’nin dinlenmesi için yerine geçti. Yatak odasında geçtikten sonra bedenin arzularına karşı koyamayarak karısıyla birlikte oldu. Kısa bir süre sonra bir hizmetçi, babasının az önce öldüğünü bildirdi. Gandi büyük bir suçluluk duydu ve kendini hiç bir zaman affedemedi. Bu olaydan “çifte utanç” diye söz eder. Bu olay Gandi üzerinde öyle etkili olmuştur ki hâlâ evliyken 36 yaşında cinsellikten vazgeçer ve bekârlığı seçer.

Bu kararın alınmasında tinsel ve pratik anlamda saflığı öğütleyen Brahmaçarya felsefesinin büyük etkisi vardır. Cinsellikten kaçınma ve çilecilik bu düşünüşün bir parçasıdır. Gandi brahmaçaryayı Tanrı’ya yakınlaşma ve kendini kanıtlama yolunda ana temel olarak görmüştür. Otobiyografisinde çok küçük yaşta evlendiği karısı Kasturba’ya duyduğu şehvet dolu dürtüler ve kıskançlık krizleri ile olan mücadelesini anlatır. Cinsellikten uzak kalarak şehvet duymaktansa sevmeyi öğrenmenin kişisel zorunluluğu olduğunu hissetmiştir. Gandi için Brahmaçarya “duyguların düşünce, söz ve eylemde kontrolü” demekti.

Sadelik

Gandi topluma hizmet veren bir kişinin sade bir hayatı olması gerektiğine yürekten inanmıştı. Bu sadelik o kişiyi brahmaçaryayı ulaştıracaktır. Sadeliğe Güney Afrika’da yaşadığı Batı tarzı yaşam stilini bırakarak başladı. Bunu “kendini sıfıra indirgemek,” olarak adlandırdı ve gereksiz harcamaları keserek, basit bir yaşam tarzı seçti ve kendi giysilerini bile kendisi yıkadı. Bir keresinde topluma yaptığı hizmet nedeniyle kendisine verilen hediyeleri geri çevirdi.

Gandi her hafta bir gününü konuşmadan geçiriyordu. Konuşmaktan imtina etmenin kendisine iç huzuru getirdiğine inanıyordu. Bu pratik Hindu ilkeleri mauna ve şantiden etkilenmiştir. Böyle günlerde diğerleriyle kağıda yazarak iletişim kuruyordu. 37 yaşından sonra üç buçuk yıl boyunca Gandi dünya meselelerinin çalkantılı durumunun kendi iç huzursuzluğundan daha fazla bir karışıklığa neden olduğu için gazete okumayı reddetti.

John Ruskin’in Unto This Last (Sonuna Kadar) adlı denemelerini okuduktan sonra yaşam tarzını değiştirmeye karar verdi ve Phoenix Kolonisi” adı verilen bir komün kurdu.

Başarılı bir hukuk hayatı yaşadığı Güney Afrika’dan Hindistan’a döndükten sonra zenginlik ve başarı ile özdeşleştirdiği Batı tarzı giyinmeyi bıraktı. Hindistan’ın en fakir insanının kabul edebileceği gibi giyinmeye başladı ve ev dokuması olan khadinin kullanılmasını savundu. Gandi ve arkadaşları kendi eğirdikleri iplikle kendi giysilerinin kumaşını dokumaya başladı ve diğerlerini de böyle yapmaları için teşvik etti. Hintli işçiler işsizlik nedeniyle çoğunlukla boşta kalsalar da giysilerini Britanya sermayesinin sahip olduğu endüstriyel konfeksiyonculardan almaktaydılar. Eğer Hintliler kendi giysilerini yaparsa Hindistan’da yer alan Britanya sermayesine büyük bir darbe vurulacağı Gandi’nin görüşüdür. Buradan yola çıkarak Hintlilerin geleneksel çıkrığı çarka Hindistan Ulusal Kongresi’nin bayrağına alınmıştır. Hayatının sadeliğini göstermek için yaşamının geri kalan döneminde yalnızca bir dhoti giydi.

İnanç

Gandi Hindu olarak doğdu, tüm yaşamı boyunca Hinduizm’i uyguladı ve ilkelerinin çoğunu Hinduizm’den aldı. Sıradan bir Hindu olarak tüm dinlerin eşit olduğuna inandı ve başka dinlere inanması için verilen çabalara karşı geldi. Çok meraklı bir din bilimciydi ve tüm önemli dinler hakkında birçok kitap okudu. Hinduizm hakkında şunları söylemiştir:

“Benim bildiğim kadarıyla Hinduizm tamamıyla ruhumu tatmin ediyor ve tüm benliğimi dolduruyor… Şüpheler peşimden koşunca, hayal kırıklıkları yüzüme bakınca ve ufukta bir ışık huzmesi bile görmeyince Bhagavad Gita ‘ya dönerim ve beni rahatlatacak bir parça bulurum ve karşı konulmaz hüznün içinde hemen gülümsemeye başlarım. Yaşamım trajedilerle doluydu ve bunlar benim üzerimde görünür ve kalıcı etkiler bırakmadıysa bunu Bhagavad Gita ‘nın öğretilerine borçluyum.”

Gandi Smriti (Gandi’nin yaşamının son dört ayını geçirdiği ev şimdi bir anıt olmuştur, Yeni Delhi)

Gandi Bhagavad Gita üzerine Gujarati dilinde bir yorum yazmıştır. Gujarati metni İngilizceye Mahadev Desai tarafından çevrilmiş ve bir önsöz eklenmiştir. 1946’da Gandi’nin bir giriş yazısıyla yayımlanmıştır.

Gandi her dinin özünde doğruluk ve aşkın yattığına inanır. Aynı zamanda tüm dinlerde ikiyüzlülüğü, kötü uygulamaları ve dogmayı da sorgulamıştır ve yorulmaz bir sosyal reformcudur. Çeşitli dinler üzerine olan bazı yorumları şöyledir:

“Hıristiyanlığı mükemmel ya da en büyük din olarak kabul edemeyişimin nedeni, daha önceden Hinduizm’in böyle olduğuna ikna olmuş olmamdandır. Hinduizm’in eksiklikleri benim için oldukça belirgindi. Eğer dokunulmazlık Hinduizm’in bir parçası olabiliyorsa, ya kokuşmuş bir parçasıdır, ya da bir urdur. Birçok tarikat ve kastın raison d’êtreini (varlık sebebini) anlayamıyorum. Vedaların Tanrı Sözü olduğunu söylemenin anlamı nedir? Eğer Tanrı’nın ilhamıyla yazıldıysa neden İncil ve Kur’an da öyle olmasın? Hıristiyan arkadaşlarım gibi Müslüman arkadaşlarım da beni dinlerine döndürmeye çalışmışlardır. Abdullah Şet beni sürekli İslam’ı incelemeye teşvik etti ve her zaman ne kadar güzel olduğu hakkında söylecek sözü bulunuyordu.”

“Ahlaki temeli kaybettiğimizde dindar olmaktan da uzaklaşırız. Ahlakın üstünde bir din gibi bir şey yoktur. İnsan, örneğin hem yalancı, zalim olup, nefsine hakim olamayıp, hem de Tanrı’nın kendi yanında olduğunu iddia edemez.”

“Muhammed’in hadisleri yalnızca Müslümanlar için değil tüm insanlık için birer hikmet hazinesidir.”

Yaşamının daha sonraki dönemlerinde bir Hindu olup olmadığı sorulduğunda şöyle yanıtlamıştır:

“Evet öyleyim. Aynı zamanda Hıristiyan, Müslüman, Budist ve yahudiyim.”

Birbirlerine büyük saygı da duysalar Gandi ve Rabindranath Tagore birçok kereler uzun süren tartışmalara girmişlerdir. Bu tartışmalar, zamanlarının en ünlü iki Hintlisinin felsefi görüş farklılıklarını örnekler. 15 Ocak 1934’de Bihar’da meydana gelen bir deprem çok büyük yaşam kaybına ve zarara yol açtı. Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu belirtti. Tagore ise Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı geldi ve dokunulmazlık uygulaması ne kadar itici de olsa ahlaki sebeplerin değil yalnızca doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu.

Eserleri

Gandi üretken bir yazardı. Uzun yıllar aralarında Güney Afrika’da iken Gucarati dilinde Harijan, Hindi dilinde ve İngilizce; Indian Opinion ile Hindistan’a döndükten sonra çıkardığı İngilizce Young India gazetesi ile Gujarati dilinde Navajivan adlı aylık dergi gibi bir çok gazete ve derginin editörlüğünü yaptı. Sonraları Navajivan Hindi dilinde de yayımlandı.[41] Bunlara ek olarak hemen hemen her gün kişilere ve gazetelere mektuplar yazdı.

Gandi aralarında otobiyografisi Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü ‘nün de bulunduğu, Güney Afrika’daki mücadelesi hakkında Satyagraha in South Afrika (Güney Afrika’da Satyagraha), siyasi bir broşür olan Hind Swaraj or Indian Home Rule, ve John Ruskin’in Unto This Last denemesinin Gucarati dilindeki yorumu gibi bir çok eser yazmıştır.

Bu son deneme ekonomi üzerine denemesi olarak sayılır. Ayrıca yoğun olarak etyemezlik, beslenme ve sağlık, din, sosyal reformlar gibi konular üzerine de yazdı. Gandi genellikle Gucarati dilinde yazdı ama kitaplarının Hindi ve İngilizce çevirilerini de düzeltti.

Gandi’nin tüm eserleri 1960 yılında The Collected Works of Mahatma Gandhi (Mahatma Gandi’nin Tüm Eserleri) adıyla Hindistan hükümeti tarafından yayımlandı. Yazılar yaklaşık yüz cilt içinde toplanmış 50.000 sayfadan oluşur. 2000 yılında tüm eserlerin gözden geçirilmiş baskısı, Gandi’nin takipçilerinin hükümeti siyasal amaçları için değişiklik yapması ile suçlamasıyla bir anlaşmazlık çıkmıştır.

Gandi hakkında kitaplar

Bir çok biyografi yazarı Gandi’nin hayatını yazmayı üstlenmiştir. Bunların arasında iki tanesi diğerlerinin arasından sıyrılmıştır: D. G. Tendulkar’ın sekiz ciltlik Mahatma. Life of Mohandas Karamchand Gandhi (Mahatma, Mohandas Karamçand Gandi’nin Yaşamı) ile Pyarelalve Sushila Nayyar’ın on ciltlik Mahatma Gandhi ‘si. ABD Ordusu’ndan Albay G. B. Singh’in hayatının yirmi yılını araştırma kitabı Gandhi: Behind the Mask of Divinity ‘yi (Gandi:Kutsallık Maskesinin Ardında) yazmak için Gandi’nin özgün konuşmalarını ve yazılarını toplamak için geçirdiği söylenir.

Takipçileri ve etkisi

Gandi önemli liderleri ve siyasi hareketleri etkilemiştir. Aralarında Martin Luther King ve James Lawson’un da bulunduğu ABD’deki yurttaşlık hakları hareketi liderleri pasif direniş hakkındaki kendi kuramlarının gelişiminde Gandi’nin yazılarından yararlanmışlardır. Apartheid karşıtı eylemci ve Güney Afrika’nın eski devlet başkanı, Nelson Mandela, Gandi’den ilham almıştır. Diğerleri arasında, Han Abdulgaffar Han, Steve Biko, ve Aung San Suu Kyi sayılabilir.

Gandi’nin yaşamı ve öğretileri Gandi’yi akıl hocası olarak gören veya hayatını Gandi’nin fikirlerini yaymak için geçiren bir çok kişiye ilham kaynağı olmuştur. Avrupa’da ilk olarak, Romain Rolland 1924 yılında yayımladığı kitabı Mahatma Gandhi ile Gandi’den söz etmiştir ve Brezilyalı anarşist ve feminist Mania Lacerda de Moura pasifizm hakkındaki kitabında Gandi hakkında yazmıştır. 1931 yılında Avrupalı dikkate değer bir fizikçi, Albert Einstein Gandi ile mektuplaşmış ve daha sonra onun hakkında “gelecek nesiller için örnek alınacak bir kişi” diye yazmıştır. Lanza del Vasto 1936 yılında Gandi ile yaşamak amacıyla Hindistan’a gitti. Daha sonra Avrupa’ya Gandi’nin felsefesini yaymak için döndü ve 1948 yılında Gandi’nin aşramlarını örnek alan Ark Topluluğu’nu kurdu. Bir Britanya amiralinin kızı olan Madeleine Slade (“Mirabehn” olarak bilinir) yaşamının büyük bir kısmını Gandi’nin bir müridi olarak Hindistan’da geçirmiştir.

Bunlara ek olarak Britanyalı müzisyen John Lennon şiddet karşıtı görüşlerini tartışırken Gandi’den söz etmiştir.2007’de Cannes Lions Uluslararası eklamcılık Festivalinde ABD eski başkan yardımcısı ve çevreci Al Gore, Gandi’nin kendi üzerindeki etkisinden söz etmiştir.

Mirası

Gandi’nin doğum günü olan 2 Ekim, Hindistan’da Gandhi Jayanti olarak kutlanan ulusal bir bayramdır. 15 Haziran 2007’de, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu”nun oybirliğiyle 2 Ekim’i “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak kabul ettiği duyurulmuştur.

Batı’da sıklıkla Gandi’nin ilk adı olduğu sanılan Mahatma kelimesi Sanskritçe Ulu anlamına gelen maha ile ruh anlamına gelen atma kelimelerinden gelmektedir.

Dutta ve Robinson’un Rabindranath Tagore: An Anthology kitabı gibi bir çok kaynak Mahatma unvanının Gandi’ye ilk olarak Rabindranath Tagore tarafından yakıştırıldığını belirtir. Diğer kaynaklarda ise bu unvanı Nautamlal Bhagavanji Mehta’nın 21 Ocak 1915’de verdiği belirtilir. Otobiyografisinde Gandi hiç bir zaman bu onura layık olmadığını düşündüğünü açıklar. Manpatra ‘ya göre, Mahatma unvanı Gandi’nin adalet ve doğruluk için gösterdiği özenilecek özveri için verilmiştir.

Time Dergisi Gandi’yi 1930’da yılın adamı seçti. Time Dergisi Dalay Lama, Lech Wałęsa, Dr. Martin Luther King, Jr., Cesar Chavez, Aung San Suu Kyi, Benigno Aquino, Jr., Desmond Tutu, ve Nelson Mandela’yı Gandi’nin çocukları olarak adlandırdı ve şiddet karşıtlığı için tinsel mirasçıları olduklarını belirtti. Hindistan hükümeti her yıl toplum için çalışanlar, dünya liderleri ve vatandaşları arasından seçilenlere Mahatma Gandi Barış Ödülü’nü sunar. Güney Afrika’nın ırk ayrımını ortadan kaldırmak için mücadele eden lideri Nelson Mandela, ödülü kazanan Hintli olmayanlar arasında tanınmış olanlardandır.

1996 yılında Hindistan hükümeti 5, 10, 20, 50, 100, 500 ve 1000 rupilk banknotlar üzerinde Mahatma Gandi serisini başlattı. Günümüzde Hİndistan’da dolaşımda bulunan tüm paralar üzerinde Mahatma Gandi’nin portresi bulunur. 1969 yılında Birleşik Krallık Mahatma Gandi’nin doğumunun yüzüncü yılı anısına bir dizi posta pulu çıkardı.

Yeni Delhi’de Gandhi Smriti’de Gandi’nin suikaste uğradığı yeri temsil eden Şehit Sütunu.

Büyük Britanya’da bir çok Gandi heykeli bulunmaktadır. Bunların en dikkat çekeni hukuk okuduğu University College London’ın yakınında Londra’nın Tavistock Meydanı’ndaki heykeldir. 30 Ocak Birleşik Krallık’ta “Ulusal Gandi’yi Anma Günü” olarak kutlanır. Amerika Birleşik Devletleri’nde New York’da Union Square Park’ta, Atlanta’da Martin Luther King, Jr. Ulusal Tarihi Sit’inde,Washington, DC’de Hindistan Büyükelçiliği yakınında Massachusetts Avenue’de Gandi heykelleri bulunur. Güney Afrika’nın Pietermaritzburg şehrinde (1893 yılında trende birinci mevkiden atıldığı yer) bir anıt heykeli bulunur. Madame Tussaud’nun Londra, New York ve diğer şehirlerdeki müzelerinde balmumu heykelleri de vardır.

Yeni Delhi’de bulunan Raj Ghat 1948 yılında Gandi’nin cenazesinin yakıldığı yerdir.

Gandi 1937 ile 1948 yılları arasında beş kez aday gösterilmesine rağmen Nobel Barış Ödülü’nü alamadı. Yıllar sonra Nobel Komitesi kamuoyuna yaptığı açıklamada bu ödülü verememenin derin üzüntüsünü bildirmiş ve ödülün verilmesinde aşırı ulusalcı görüşlerin olduğunu kabul etmiştir. Mahatma Gandi 1948 yılında ödülü alacaktı ancak suikaste uğraması sonucu alamamıştır. Yenhi yaratılan Hindistan ve Pakistan arasında o yıl ortaya çıkan savaşta ayrıca önemli bir faktör olmuştur.1948’de Gandi’nin öldüğü yıl Barış Ödülü “yaşayan uygun bir aday olmadığı” bahanesiyle verilmedi ve 1989 yılında Dalay Lama’ya Ödül verildiğinde komite başkanı “bunun kısmen Mahatma Gandi’nin anısına saygıdan ötürü” verildiğini belirtti.

Yeni Delhi’de Gandi’nin 30 Ocak 1948’de suikaste uğradığı Birla Bhavan (ya da Birla Evi), 1971 yılında Hindistan hükümeti tarafından alınmış ve 1973’de Gandhi Smriti ya da Gandi Hatırası olarak halka açılmıştır. Mahatma Gandi’nin yaşamının son dört ayını geçirdiği oda ile gece dolaşırken vurulduğu yer koruma altındadır.

Mohandas Gandi’nin suikaste uğradığı yerde şimdi bir Şehit Sütunu bulunmaktadır.

Mahatma Gandi’nin öldüğü 30 Ocak günü her yıl bir çok ülkenin okullarında Şiddet Karşıtı ve Barış Günü olarak kutlanır. İlk olarak 1964’de İspanya’da kutlanmaya başlamıştır. Güney Yarımküre okul takvimini kullanan ülkelerde bu gün 30 Mart’ta ya da yakın günlerde kutlanır.

Ülküler ve eleştiriler

Gandi’nin katı ahimsa görüşü pasifizmi içerir dolayısıyla da siyasi spektrumun her kanadından çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır.

Bölünme kavramı

Prensip olarak Gandi dinsel birlik görüşüyle çatıştığı için siyasi bölünmeye karşıydı. Hindistan’ın bölünerek Pakistan’ın kurulması hakkında Harijan ‘da 6 Ekim 1946’da şöyle yazmıştır:

Pakistan’ın yaratılması isteği, Müslümanlar Birliği tarafından öne sürülmesi İslam dışı ve hatta günah dolu olduğunu söylemekten de çekinmem. İslam birliği ve insanlığın kardeşliğini temel alır, insanlık ailesinin birliğini bozmayı değil. Dolayısıyla Hindistan’ı büyük bir ihtimalle savaşan iki gruba bölmeye çalışanlar hem Hindistan’ın hem de İslam’ın düşmanıdır. Beni parçalara ayırabilirler ama yanlış olduğunu düşündüğüm bir görüşe katılmamı bekleyemezler […] çılgınca konuşmalara rağmen tüm müslümanları dost edinmeye çalışmak arzumuzdan vazgeçmemeliyiz ve onları sevgimizin esiri olarak tutmalıyız.

Ancak, Homer Jack Gandi’nin Cinnah ile Pakistan konusundaki uzun mektuplaşmalarında şunlara dikkati çeker: “Her ne kadar Gandi kişisel olarak Hindistan’ın bölünmesine karşıysa da öncelikle bağımsızlığın elde edilmesi için Kongrenin ve Müslümanlar Birliğinin işbirliğiyle kurulacak olan geçici bir hükümet altında işbirliğini yapılması ve daha sonra çoğunluğu Müslüman olan bölgelerde yapılacak bir halk oylamasıyla bölünme sorununa karar verilmesini belirten bir anlaşma önerdi.”

Hindistan’ın bölünmesi hakkındaki bu çifte görüşü nedeniyle Gandi hem Hindular hem de Müslümanlar tarafından eleştirilmiştir. Muhammed Ali Cinnah ve çağdaşı Pakistanlılar Gandi’yi Müslüman siyasi haklarını baltalamak ile suçladı. Vinayak Damodar Savarkar ve müttefikleri Gandi’yi Müslümanların Hindulara karşı düzenlediği vahşete gözünü kapayarak Müslümanların siyasi olarak gönlünü almakla, ve Pakistan’ın yaratılmasına izin vermekle suçluyordu. Bu siyasi olarak çekişmeli bir konu hâline gelmiştir: Pakistan asıllı Amerikalı tarihçi Ayesha Jalal gibi bazıları Gandi ve Kongre’nin Müslümanlar Birliği ile iktidarı paylaşmaktaki isteksizliklerinin bölünmeyi hızlandırdığını iddia ederken; Hindu milliyetçi siyasetçi Pravin Togadia gibi diğerleri Gandi’nin liderliğinde gösterdiği aşırı zayıflık sonucunda Hindistan’ın bölündüğünü söyler.

Gandi ayrıca 1930 yılında Filistin’in bölünerek İsrail devletinin kurulması konusunda yazarken bölünme konusundaki hoşnutsuzluğunu belirtmiştir. 26 Ekim 1938’de Harijan ‘da şöyle yazmıştır:

Bana Filistin’deki Arap-Yahudi sorunu ve Yahudilerin Almanya’da yaşadıkları hakkında görüşlerimi bildirmemi isteyen çeşitli mektuplar alıyorum. Bu çok zor soru hakkındaki görüşlerimi bildirirken tereddüt içindeyim. Tüm Yahudilere sempati duyuyorum, onları Güney Afrika’da yakından tanıdım. Bazıları yaşam boyunca arkadaşım oldu. Bu arkadaşlarım sayesinde Yahudilerin çağlar boyunca zulüm gördüklerinden haberdar oldum. Hristiyanlığın dokunulmazlarıydılar […] Ama sempatim adaletin gerekliliklerine karşın gözlerimi kör etmiyor. Yahudiler için ulusal bir ev haykırışı bana pek çekici gelmiyor. Bunun kurulması için izin İncil’de arandı ve Filistin’e dönen Yahudiler bunu çok arzuladı. Niye, dünya üzerindeki diğer insanlar gibi doğdukları ve hayatlarını kazandıkları ülkeleri kendi vatanları olarak kabul edemediler? İngiltere nasıl İngilizlere, Fransa’da Fransızlara aitse Filistin de Araplara aittir. Yahudilerin isteklerini Araplara kabul ettirmeye çalışmak hem yanlış hem de insanlık dışıdır. Şu anda Filistin’de olanlar hiç bir ahlak kuralı ile açıklanamaz.

Şiddet içeren direnişin reddi

Gandi ayrıca şiddet içeren yöntemlerle bağımsızlığını kazanmaya çalışanları eleştirmesi nedeniyle de siyasi arenada hedef oldu. Bhagat Singh, Sukhdev, Udham Singh ve Rajguru’nun asılmalarını protesto etmeyi reddetmesi bazıları tarafından suçlanma sebebi olmuştur.

Bu eleştiriler hakkında Gandi şunları söylemiştir: “Bir zamanlar silahları olmadığı zaman Britanyalılarla nasıl silahsız mücadele edeceklerini gösterdiğim için beni dinleyenler vardı […] ama bugün benim şiddet karşıtlığımın [Hindu-Müslüman ayaklanmalarına karşı] çözüm olmadığını ve dolayısıyla insanların nefsi müdafaa için silahlanmaları gerektiği bana söyleniyor..”

Bu argümanı bir kaç makalede daha kullandı. İlk olarak 1938’de yazdığı “Zionism and Anti-Semitism,” (Siyonizm ve Anti-Semitizm) adlı makalesinde Gandi Nazi Almanyası’nda Yahudilerin çektiği zulümü Satyagraha bağlamında yorumlar. Pasif direnişi Yahudilerin Almanya’da yüz yüze geldikleri zulüme karşı gelme yöntemi olarak sunar,

Eğer ben bir Yahudi olsaydım, ve Almanya’da doğup hayatımı orada kazansaydım, en az uzun boylu beyaz Alman kadar Almanya’yı vatanım olarak görürdüm ve ona ya beni vurmasını ya da zindana atmasını söylerdim; sınırdışı edilmeye ya da ayrımcı davranışlara tabi olmayı reddederdim. Bunu yaparken bu sivil direnişe Yahudi arkadaşlarımın katılmasını beklemezdim çünkü sonunda geride kalanların benim örneğimi izleyeceklerine güvenirdim. Eğer bir Yahudi ya da tüm Yahudiler burada önerilen çözümü kabul ederse şu anda olduğundan daha kötü bir duruma düşmezler. Ve gönüllü olarak çekilen ızdırap onlara bir dayanma direnci ile neşe verecektir […] Hitler’in bu tarz eylemlere karşı hesaplayarak göstereceği şiddet Yahudilerin genel bir katliamı bile olabilir. Ama Yahudi zihni kendini gönüllü ızdıraba hazırlarsa hayal ettiğim bu katliam bile Jehovah’ın bir tiranın ellerinden ırkı kurtaracağı bir teşekkür ve neşe gününe bile dönüşebilir. Tanrıdan korkanlar için ölümde korkutucu bir şey yoktur.

Gandi bu açıklamaları için oldukça çok eleştirilmiştir. “Questions on the Jews” (Yahudiler Üzerine Sorular) adlı makalesinde şöyle cevap vermiştir: “Arkadaşlar Yahudilere yaptığım ricayı eleştiren iki gazete kupürü bana göndermiş. İki eleştiride de Yahudilere kendilerine karşı yapılan yanlışlar için pasif direnişi önermekle yeni hiç bir şey önermediğimi söylenmiş…..benim müdafaa ettiğim kalbten gelen şiddetten feragat ve bu büyük feragat sonucu ortaya çıkan etkin uygulamadır.

Eleştirilere “Reply to Jewish Friends” (Yahudi Arkadaşlara Cevaplar)  ve “Jews and Palestine” (Yahudiler ve Filistin)  makaleleriyle şöyle cevap vermiştir: “benim müdafaa ettiğim kalbten gelen şiddetten feragat ve bu büyük feragat sonucu ortaya çıkan etkin uygulamadır.”

Gandi’nin Yahudi Soykırımı ile yüz yüze kalmış olan Yahudiler hakkındaki görüşleri bir çok yorumcunun eleştirisine neden olmuştur. Siyonizmin karşıtı olan Martin Buber 24 Şubat 1939’da Gandi çok sert bir açık mektup yayımladı. Buber Britanyalıların Hintli uyruklarına davranışı ile Nazilerin Yahudilere karşı yaptıklarını kıyaslamanın münasebetsiz olduğunu belirtmiş; ve hatta Hintliler zulmün kurbanları olduğunda Gandi’nin bir zamanlar kuvvet kullanımını desteklediğini belirtmiştir.

Gandi 1930’larda Yahudilerin Nazilerden gördüğü zulmü Satyagraha açısından yorumladı. Kasım 1938 yılındaki makalesinde pasif direnişi bu zulme karşı bir çözüm olarak önerdi:

Yahudilere Almanlar tarafından uygulanan zulmün tarihte eşi benzeri yok gibi gözükmektedir. Eski zamanların tiranları, Hitler’in bugün ulaştığı çılgınlık düzeyine hiç gelmemişlerdi. Hitler bu çılgınlığı dini bir azim ile sürdürmekte. Onun için, yaymaya çalıştığı seçkin ve militan milliyetçilik dininin gerektirdiği her tür insanlık dışı davranış, şu an ve sonrasında ödüllendirilecek bir insanlık davranışıdır. Açıkça çılgın ama gözüpek bir gençliğin suçları tüm ırkın üzerine inanılmaz bir vahşet ile çökmekte. İnsanlık adına yapıldığı kabul edilebilecek bir savaş var ise, tüm bir ırkın zulüm görmesini engellemek için Almanya’ya açılacak olan savaş tamamen haklı olacaktır. Böyle bir savaşın iyi ve kötü yönlerini tartışmak benim ufkumun ötesindedir. Almanya ile Yahudilere karşı uyguladıkları bu suçlar için bir savaş açılmasa bile, kesinlikle Almanya ile bir ittifaka girilemez. Adalet ve demokrasi için savaştığını söyleyen ama bu ikisinin düşmanı olan bir ulus ile nasıl ittifak kurulabilir ki?”

Glenn C. Altschuler, Gandi’nin Britanyalılara yaptığı Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmelerine izin vermeleri öğüdünü ahlaki yönden sorgular. Gandi Britanyalılara eğer “evlerinizi işgal etmek isterlerse, siz evlerinizden çıkın. Eğer serbestçe çıkmanıza izin vermezlerse onlara bağlılığı kabul edeceğinize erkek, kadın ve çocuk katledilmenize izin verin” demiştir.

Erken dönem Güney Afrika makaleleri

Gandi’nin Güney Afrika’da bulunduğu ilk yıllarda yazdığı bazı makaleler tartışma konusu olmuştur. Tüm eserlerinin yayınladığı “The Collected Works of Mahatma Gandhi,” (cilt 8, s.120) koleksiyonunda yeniden basıldığı üzere, Gandi 1908 yılında “Indian Opinion” gazetesinde zamanının Güney Afrika hapishanesi hakkında şunları yazmıştır: “Yerli mahkumların büyük çoğunluğu hayvanlardan yalnız bir basamak yukarıda ve genellikle sorun çıkarıyor, kendi aralarında dövüşüyorlar.” Yine aynı koleksiyonda (Cilt 2, s.74) tekrar yayımlanan, 26 Eylül 1896 tarihli konuşmasında Gandi “tek meşgalesi avlanmak ve tek ihtirası bir karı satın alabilmek için yeterli miktarda sürü hayvanı toplamak ve sonra hayatını uyuşukluk içinde ve çıplak olarak geçirecek olan çiğ kaffir”den söz eder. Günümüzde Kaffir deyimi aşağılayıcı bir anlam içerir ancak Gandi’nin zamanında anlamının bugünkünden farklı olduğunu belirtmek gerekir. Buna benzer yorumlar nedeniyle bazıları Gandi’yi ırkçılıkla suçladı.

Uzamanlık alanları Güney Afrika olan iki tarih profesörü Surendra Bhana ve Goolam Vahed, bu tartışmaları The Making of a Political Reformer: Gandhi in South Afrika, 1893–1914. (New Delhi: Manohar, 2005) (Siyasi bir Reformcunun Gelişimi:Gandhi Güney Afrika’da 1893-1914) adlı eserlerinde ele aldı. İlk bölüm olan, “Sömürge Natal’da Gandi, Afrikalılar ve Hintliler”de “Beyaz idare”nin altında Afrika ve Hintli toplulukları arasındaki ilişkiler ile ırk ayrımcılığına dolayısıyla da bu topluluklar arasında ortaya çıkan gerginliklere neden olan politikalar üzerine yoğunlaşırlar. Bu ilişkilerden çıkardıkları sonuca göre “genç Gandi 1890’larda hüküm süren ırk ayrımcılığı kavramlarından etkilenmiştir.” Aynı zamanda “Gandhi’nin hapishanedeki deneyimlerinin Afrikalıların durumları hakkında daha duyarlı olmasına neden olduğunu […] daha sonraları Gandi’nin yumuşadığını; Afrikalılara karşı önyargılarını dile getirirken daha az kategorik olduğunu, ve ortak amaca yönelik noktaları görmeye daha açık olduğunu” belirtirler. “Johannesburg hapishanesindeki olumsuz görüşlerinin Afrikalıların genelinden ziyade uzun süre mahkum kalan Afrikalılara yönelik” olduğunu söylerler.”

Güney Afrika eski devlet başkanı Nelson Mandela, 2003 yılında Johannesburg’da Gandi’nin bir heykelinin açılmasını engellemeye çalışanlara rağmen Gandi’nin bir takipçisi olmuştur.

Bhana ve Vahed heykelin açılması ile ilgili olaylar hakkındaki yorumlarını The Making of a Political Reformer: Gandhi in South Afrika, 1893–1914 adlı eserlerinin sonuç bölümünde yapmışlardır. “Gandhi’nin Güney Afrika’ya Mirası,” bölümünde “Gandhi, Beyaz idareyi sona erdirmeye çalışan bir çok nesil Güney Afrikalı aktiviste ilham kaynağı olmuştur. Bu miras onu Nelson Mandela’ya bağlar […] öyle ki Gandi’nin başladığını bir anlamda Mandela tamamlamıştır.”

Gandi’nin heykelinin açılması sırasında yaşanan tartışmalara atıfta bulunarak devam ederler. Gandhi hakkındaki bu iki farklı perspektif hakkında, Bhana ve Vahed şu sonuca ulaşır: “Apartheid sonrası Güney Afrika’da Gandi’yi siyasi amaçları için kullanmaya çalışanlar, Gandi hakkındaki bazı gerçeklerden bihaber olduklarında davalarına bir şey katamadıkları gibi, ondan basitçe ırkçı diye söz edenler de aynı derecede olayları saptırmaktadır.”

Yakın geçmişte, Nelson Mandela, Güney Afrika’ya satyagraha nın girişinin 100. yıldönümüne denk gelen Yeni Delhi’de 29 Ocak–30 Ocak 2007 tarihli bir konferansa katıldı. Ayrıca, Mandela Gandhi, My Father filminin Temmuz 2007’deki Güney Afrika galasında izleyici karşısına bir video klip ile çıktı. Bu klip hakkında filmin yapımcısı Anil Kapoor şöyle bahsetmiştir: “Nelson Mandela filmin açılışı için özel bir mesaj gönderdi. Mandela yalnızca Gandi hakkında değil, benim hakkımda da konuştu. Kalbimi ısıtan ve tevazu hissettiren bu filmi yaptığım için bana ettiği teşekkürdür. Halbuki bu filmi Güney Afrika’da çekmeme ve Dünya prömiyerini burada yapmama izin vermeleri nedeniyle benim teşekkür etmem gerekirdi. Mandela filmi çok destekledi.” Güney Afrika devlet başkanı Thabo Mbeki, Güney Afrika hükümetinin geri kalan üyeleriyle bu açılışa katıldı.[

Diğer eleştiriler

Dalit kastından lider B. R. Ambedkar Gandi’nin Dalit toplumundan söz ederken kullandığı Harijanlar terimini kınamıştır. Bu terimin anlamı “Tanrı’nın Çocukları”dır;[88] ve bazıları tarafından bu Dalitlerin sosyal olarak olgunluğa erişmediği ve ayrıcalıklı Hint kastlarının babacan bir tavır içine girmesi anlamına geldiği şeklinde yorumlanmıştır. Ambedkar ve müttefikleri aynı zamanda Gandi’nin Dalit siyasal haklarını da baltaladığını hissediyordu. Gandi, her ne kadar Vaişya kastında doğduysa da, Ambedkar gibi Dalit aktivistler olmasına rağmen Dalitlerin adına konuşabileceği konusunda ısrar ediyordu.

Hintbilimci Koenraad Elst’de Gandi’yi eleştirmiştir. Gandi’nin pasif direniş kuramının etkinliğini sorguladı ve bunun Britanyalılardan yalnızca ufak bir kaç ödün koparabildiğini belirtti. Elst ayrıca Britanyalıları pasif direnişten değil şiddet eylemlerinden korkmaları nedeniyle (ayrıca II. Dünya Savaşı’nın ardından kaynakların da tükenmesiyle birlikte) Hindistan’ın bağımsızlığının kabul edildiğini iddia etmiştir. Elst’e göre buna örnek olarak Subhaş Çandra Bose’nin Hindistan Ulusal Ordusu’na olan Hint toplumunun desteği verilebilir. Övgü olarak da şunu belirtir: “Gandi’nin ünlü olmasının başlıca nedeni, sömürgeleşmiş toplumlar içindeki özgürlük liderleri arasında, Batı modellerinden (milliyetçilik, sosyalizm, anarşizm vb. gibi) değilde yerli kültürden çıkan politika ve stratejiler üreten tek lider olmasıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu kimdir

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı

Doğumu               :17 Aralık 1948 (61 yaşında)-Nazımiye, Tunceli, Türkiye

Kemal Kılıçdaroğlu, Türk iktisatçı, maliyeci, eski bürokrat ve siyasetçi. Cumhuriyet Halk Partisi 7. genel başkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi 22. ve 23. dönem İstanbul milletvekilidir.

Yaşamı


CHP’nin Genel Başkanı seçilen Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tunceli’nin Nazimiye ilçesine Ballıca köyünde bulunan doğduğu ev, dağlık bir arazi içinde ormanlık bir alan içinde ve her yeri tamamen yeşilliklerin kapladığı bir alan içinde yapılmış.

Öğrenim yaşamı

Tunceli’nin Nazımiye ilçesinde doğan Kemal Kılıçdaroğlu, ilk ve ortaöğrenimini Erciş, Tunceli, Genç, Elazığ gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptı. Yükseköğrenimini yapmak için girdiği Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden (şimdiki adıyla Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) 1971’de mezun oldu.

İş yaşamı

Lisans öğrenimini tamamladığı 1971 yılında, girdiği hesap uzman yardımcılığı sınavının ardından Maliye Bakanlığı’nda göreve başladı. Daha sonra hesap uzmanı olan Kılıçdaroğlu, bir yıl Fransa’da kaldı. Hesap uzmanlığını 1983’e kadar sürdürdü ve aynı yıl Gelirler Genel Müdürlüğü’ne atandı. Burada önce daire başkanı olarak görev aldı, daha sonra aynı kurumun genel müdür yardımcılığını yaptı.

Kemal Kılıçdaroğlu 1991 yılında Bağ-Kur’a atandı. Burada genel müdürlük yapan Kılıçdaroğlu, 1992 yılında da Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne geçti. Daha sonra kısa bir süre Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 1994 yılında Ekonomik Trend dergisi tarafından “Yılın Bürokratı” seçildi. Kemal Kılıçdaroğlu, 1999’un Ocak ayında kendi isteğiyle Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’nden emekli oldu.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çalışmalarında Kayıtdışı Ekonomi Özel İhtisas Komisyonu’na başkanlık eden Kılıçdaroğlu, Hacettepe Üniversitesi’nde de bir süre ders verdi. Daha sonra Türkiye İş Bankası’nda yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

Siyaset yaşamı

Siyasete girişi

11 Ocak 1999’da SSK Genel Müdürlüğü’nden ayrılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Demokratik Sol Parti’den 18 Nisan 1999’daki genel ya da yerel seçimlerde aday olmak için istifa ettiği dönemin gazetelerinde belirtildi. Hangi ilden aday gösterileceğinin tercihini partiye bırakacağını açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu, daha sonra 18 Nisan 1999 genel ve yerel seçimlerinde aday gösterilmedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 22. dönem için yapılan 3 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimleri’yle Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili olarak Meclis’e girdi.

Yükseliş

22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimleri’nde de İstanbul’dan 23. dönem milletvekili seçilen Kemal Kılıçdaroğlu, hâlen bu görevini sürdürmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekilliği görevine 17 Mayıs 2010 tarihine kadar devam etmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Sakarya Milletvekili Şaban Dişli’yi, Silivri’de bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep etmekle suçladı. Bu iddiasını daha sonra Başbakan Erdoğan’a yönelik bir soru önergesiyle meclise taşıdı. Dişli, iddialar karşısında partisindeki görevinden istifa etti.

Almanya’nın Frankfurt kentinde görülen Deniz Feneri yolsuzluk davasının Türkiye ayağına ilişkin bazı belgeler açıkladı.

Kılıçdaroğlu, 22 Eylül 2008 tarihinde düzenlediği bir basın toplantısında, “Baron” olarak adlandırdığı Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat hakkında çeşitli iddialar ortaya attı. Fırat’ın en büyük ortağı olduğu Menas adlı şirketin ürünlerini yurtdışına götüren tırda 89 kilogram eroin yakalandığını ve Menas’ın hayali ihracat yaptığını iddia eden Kılıçdaroğlu, bu kez de 25 Eylül günü gazeteci Uğur Dündar tarafından yönetilen tartışmada Dengir Mir Mehmet Fırat ile bir araya geldi. Bu tartışmadan bir süre sonra da Fırat, sağlık durumunu gerekçe göstererek istifa etti.

İstanbul milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu, 2009 Yerel Seçimleri’ne Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak katıldı. Seçimi Adalet ve Kalkınma Partisi adayı Kadir Topbaş kazandı; ancak Kemal Kılıçdaroğlu elde ettiği %36.80’lik oy yüzdesiyle, partisinin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı için aldığı oy oranını 2004 Yerel Seçimleri’nin % 25’in üstünde bir oranda artırdı. Seçim kampanyası döneminde medya ve halktan büyük destek alan Kılıçdaroğlu için özgün müzik sanatçısı Onur Akın bir şarkı da hazırlamıştır.

Genel Başkanlık süreci

Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi grup başkanvekili iken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın 11 Mayıs 2010 tarihindeki istifasının ardından yaptığı açıklamada parti olağan kurultayında aday olmayacağını belirtse de daha sonra 17 Mayıs 2010 tarihinde CHP Grup Başkanvekilliği’nden istifa ederek kurultayda aday olacağını açıklamıştır.

22 Mayıs 2010 tarihinde yapılan 33. Olağan CHP Kurultayı’nda, 1249 delegenin, 1200 delegenin imzasını alarak rekor kırmış ve tek aday olarak girdiği kurultayda geçerli 1189 oyun tamamını alarak CHP’nin 7.genel başkanı olmuştur.

Özel yaşamı

Selvi Kılıçdaroğlu ile evli olan Kemal Kılıçdaroğlu, üç çocuk babasıdır. Bir yıl Fransa’da görev yapan Kılıçdaroğlu’nun yabancı dili Fransızcadır.

2003, 2005 ve 2007 yıllarında verdiği mal bildirimlerini kamuoyuna açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Mart 2009 itibarıyla kendi üzerine 2 konut, 3 kooperatif hissesi ve toplam 2.733 TL değerinde 8 tablo kayıtlıdır.

Yapıtları

Kılıçdaroğlu’nun yayımlanmış üç kitabı ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Kemal Kılıçdaroğlu, İşsizlik Sigortası Kanunu-Yorum ve Açıklamalar, TÜRMOB, Ocak 1993.

Kemal Kılıçdaroğlu, 1948 Türkiye İktisat Kongresi, 1. baskı DPT, 2. baskı SPK, Eylül 1997.

Kemal Kılıçdaroğlu, Kayıtdışı Ekonomi ve Bürokraside Yeniden Yapılanma Gereği, TÜRMOB, Ekim 1997.

İbn-i Haldun

Doğumu           :27 Mayıs, 1332

Ölümü              :19 Mart, 1406

Okul/gelenek    İslam Düşünürü

İbn Haldun, bir İslam bilginidir. Tam adı Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan’dır.

İbn Haldun, 1. Ramazan ayında 1332 yılında Tunus’ta, nesli sahabilerden Vâil b. Hacer’e uzanan, Arap bir ailede doğdu. Aslı Yemen kabilelerinden Hadramut’a kadar uzanır. Dedelerinden, ilk olarak Halid b. Osman, Endülüs’teki Karmuna’ya hicret etti. Endülüs halkının âdeti olarak Halid olan ismine u ve n harfleri eklenerek ismi Haldun’a dönüştü.

İbn Haldun’un doğum yeri olan Tunus’daki heykeli

Yaşam öyküsü

İbn Haldun’un yaşamı çok iyi şekilde belgelenmiş ve özgeçmişini at-tarīf bi-bni Haldun wa-rihlatu-hu garban wa-Sarqan isminde anlatan bu kitap 1951 yılında Kahire’de Muhammed ibn-Tāwīt at-Tanjī tarafından yayınlanmıştır. İbn Haldun banū chaldūn isminde asil bir aileden, birkaç kuşak Carmona ve Sevilla, Endülüs ‘de yaşamışlardır. Zaten Haldun aile ismi kökeni öncülleri Halid’ten gelir. Özgeçmişinde İbn Haldun, kökeninin İslam Peygamberi Muhammed Mustafa sav. Zamanında Arap-yemen kabilelerinden Hadramut’a kadar uzandığından ve ailesinin İslami fetih başlarında İspanya’ya geldiğinden bahseder.

Kendi deyimiyle;

“ve bizim ecdadımız, Hadramut’dan Yemen Araplarından Vail bin Hacer (Wa’il ibn Hajar), ünlü iyi tanınmış ve saygın Araplar.” (sayfa 2429, Al-Waraq yayını).         ”

Eğitim ve Öğrenim

Ailesi o zamanlar kuzey Afrika’da en iyi öğretmenlerden eğitim almasını sağlamıştır. Kaliteli bir Arap eğitimi olan, Kur’an, Arap dilbilimi, Hadis ve İslam hukuk (Fıkıh) alır.

Ayrıca tasavvuf, matematikçi ve filozof al-Ābilī’den Matematik, Mantık ve Felsefe eğitimini alır, İbn Rüşt, İbn Sina, Fahreddin Razi ve Şerafeddin al-Tusi ‘nin eserlerini öğrenir.

İbn Haldun 17 yaşında iken üç kıtayı, tabii ki Tunus şehrini de, etkisi altına alan Büyük Veba Salgınında ailesini kaybeder.

Tunus, Fas ve Granada’da ilk yılları

Eğitimi bitince Tunus şehrinde Hafsid hanedanından Sultan Abu İshak İbrahim II. al-Mustansır’ın yazmanı olarak çalışır. Daha sonra Tunus’dan Fas’a taşınır, 20 yaşına gelince onun siyasal meslek hayatı başlar, Sultan Abu İshak emriyle İbn Tafrāgīn’nin yanında idari işler görevi verilir.

Yaklaşımları

Özellikle köy-kent farklılaşması hakkında toplumsal çözümlemeler getirmiştir. Ünlü eseri Mukaddime’nin 2. bölümünde, göçebe-köy toplumsal yaşamı ile yerleşik-kent toplumsal yaşamı arasında önemli saptamalar yapmıştır.

Ona göre, göçebe-köy toplumsal yaşamı, yerleşik-kent toplumsal yaşamından önce başlamıştır. Köy halkı, kent halkından daha sağlam, mert, özgüveni daha fazla, özgür, köklü ve az bozulmuştur. Köy aile yaşamı, kent aile yaşamından daha dengeli, daha sağlam ve daha huzurludur. Toplumsal bilinç ve duyarlılık, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma köy toplumsal yaşamında daha fazladır. Ayrıca yaşlılara ve kadınlara verilen saygı ve değer de çok daha fazladır. İbn haldun tüm krallıkların da tıpkı canlı organizmalar gibi doğum, gelişme, duraklama ve ölüm evreleri olduğunu; doğum ve gelişme gibi evrelerin göçebe yaşam kültür ve ahlakının sonucu olduğunu, zamanla kent yaşamına alışan uygarlıklarınsa gerilemeye ve ölmeye başladıklarını(yokolmuş medeniyetleri ve yaşadığı dönemin olaylarını örnek göstererek)ileri sürmüştür. İbn Haldun’dan önceki tüm tarihçiler olayları tek tek ele alıp, hikâye gibi anlatmış, bir senteze gidememişlerdir. İbn Haldun ise tek tek fenomenlerden yola çıkarak ünlü tarih tezini öne sürmüş, böyleliklede sosyoloji adını verdiğimiz bilim dalı kendisiyle başlamıştır.

Eserleri

Yazarın kendi el yazması baş sayfası: Lubab al-muhassal

Lubab al-muhassal fi usul ad-din

Schifa’ as-sa’il

sallaqa li-l-Sultan

Kitāb al-kibar

At-tarīf bi-ibni Haldun wa-rilatu-hu garban wa-Sarqan

Kendi yaşam öyküsünü anlatan bu kitab 1951 yılında Kahire’de Muhammed ibn-Tāwīt at-Tanjī tarafından yayınlanmıştır.

Mukaddime

Mukaddime, İbn Haldun’un en ünlü eseridir. Tarih, iktisat, sosyoloji,siyaset gibi bir çok sosyal bilim için temel teşkil eden görüşleri içinde barındırır.

Batılılar İbn-i Haldun’u ‘Tunus’lu Büyük Bilge’ olarak tanırlar. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Ahmet Cevdet Paşa’nın üzerinde derin tesirleri hissedilen İbn-i Haldun’un Mukaddimesi ismi bilinen ancak muhtevası üzerinde fazla durulmayan bir kitap haline gelmiş. Aynı yıllarda tercümesi yapılmış olmasına rağmen, kitabın içindeki önemli bilgiler, asıl kitabın okunmasını kolaylaştıracak detaylar içerisine serpiştirildiği için, amatör okuyuculara ağır geldiğinden, fazla itibar görmemiş.

Asrın sonlarına doğru sosyal çalkantılarla burun buruna gelen Batılı tarihçiler Mukaddime’yi tarih felsefesinin el kitabı olarak okudular. İngiliz tarih felsefecisi Toynbee için Mukaddime bir hazineydi: “Mukaddime’deki tarih felsefesi, nevinin en büyük eseri. Şimdiye kadar, hiçbir ülkede, hiçbir çağda, hiçbir insan zekası böyle bir eser ortaya koyamamıştır.” Cemil Meriç’e göre İbn-i Haldun “Kendi semasında tek yıldız” dır.

İttihat ve Terakki nedir

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC, Güncel Türkçesi: Birlik ve İlerleme Derneği), Osmanlı Devleti’nde 1908 Devrimi’ne önayak olan ve 1908–1918 yılları arasında – kısa kesintilerle – devlet yönetimine hakim olan siyasî örgüt. Batı dillerinde daha çok Jön Türkler (Fransızca: Les Jeunes-Turcs, (Genç Türkler)) olarak adlandırılır.

Tarihçe

Kuruluşu

Yurtiçinde İTC’nin ilk nüvesini 1889’da Askeri Tıbbiye Mektebi’nde kurulan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adlı gizli örgüt oluşturdu. Bu örgütü İshak Sükûti (1868–1902), İbrahim Temo (1865–1939), Abdullah Cevdet (1869–1932), Mehmed Reşid ve Hikmet Emin adlı beş öğrenci kurdu. Örgütün bazı üyeleri tutuklandı, bazıları ise Paris’e kaçtı ve anayasa taraftarı diğer Osmanlı muhacirleriyle bir araya geldiler.

Ahmet Rıza Bey’in önderliğindeki bu grup, II. Abdülhamit rejimine karşı mücadele etmek amacıyla yurtiçi ve yurtdışında örgütlenen iki veya daha fazla grubun birleşmesiyle oluşan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı örgütü kurmuş ve 1895’ten itibaren Osmanlıca ve Fransızca yayımlanan Meşveret adlı gazeteyi çıkarmaya başlamıştır. 1896’da yapılan kongrede, daha liberal ve İngiliz yanlısı görüşleriyle tanınan liberal Mizan gazetesinin editörü Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. 1897 başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi Cenevre’ye taşındı.

1902’de yapılan I. Jön Türk Kongresi’nde cemiyet, “Prens” Sabahaddin Bey öncülüğündeki kendilerine liberal demekle beraber aslında monarşist olan grupla Ahmet Rıza öncülüğündeki liberal-milliyetçiler arasında ikiye bölündü.

1905’ten sonra Türkiye’den gelen Doktor Nazım ve Bahaeddin Şakir Beyler’in önderliğinde propaganda ve örgütlenme çalışmalarına hız verildi. 1906 Eylül’ünde Selanik’te posta zabiti Mehmet Talat tarafından Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu ve örgüt sürgündeki Jön Türkler ile irtibata geçti. İki ay sonra Şam’da Mustafa Kemal Beşinci Ordu subayları arasında Vatan adlı örgütü kurdu. 1907 Eylül’ünde Paris’te toplanan II. Jön Türk Kongresi’ne tüm muhalif gruplarla birlikte Taşnaksutyun adıyla bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu da katıldı. Bu kongrede, Jön Türk hareketi İttihat ve Terakki Komitesi adını aldı ve II. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal örgütlenmesi kararı alındı. Teşkilat Vatan ile bazı başka muhalif grupları da bünyesine kattı.

1895’ten itibaren Osmanlı Devleti’nin her yanında askeri birlikler içinde devrimci örgütlerin kurulduğuna dair anlatımlar vardır. Ancak bu örgütlerin birbiriyle ilişkisi ve merkezi bir koordinasyona ne ölçüde sahip oldukları yeterince aydınlatılamamış konulardır. Örgütlerin birçoğu daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı.

Merkezi Selanik’te bulunan 3. Ordu, 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren devrimci örgütlenmelerin en önemli odağı oldu. 1903’te başlayan Makedonya İsyanı’nı bastırmakla görevlendirilen ordu bünyesinde, Makedon devrimci örgütlerinden esinlenen devrimci gruplaşmalar oluştu. Örgüte katılan subay ve siviller silah üzerine yemin ediyor ve örgüt sırlarını dışa vurdukları takdirde öldürülmeyi göze alıyorlardı.

1908 Devrimi’ni Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki Merkez Komitesi organize etti. 1908’den sonra Osmanlı siyasetinde ön plana çıkan İttihat ve Terakki liderlerinin hemen hepsi; başta Talat, Enver, Cemal, Cavit, Rahmi ve Şükrü Beyler olmak üzere, 1908 öncesinde Selanik’teki İTC örgütlenmesinde yer alan isimlerdi.

II. Meşrutiyet Dönemi

24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra İTC doğrudan iktidara gelmedi; Hüseyin Hilmi Paşa, İbrahim Hakkı Paşa ve Sait Paşa gibi saygın kişiliklere kurdurulan hükümetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti. Aralık 1908’de seçilen Mebusan Meclisi’nde üyelerin büyük çoğunluğu İTC tarafından desteklenen kişilerdi. Şubat 1909’da Osmanlı tarihinde ilk kez bir hükümet, mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü.

Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911’de yapılan ilk dört kongresi Selanik’te gizli olarak yapılmış ve Merkez Komite üyeleri kamuya açıklanmamıştı. Gizli bir cemiyetin siyasi sorumluluk taşımadan sahip olduğu iktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. “Rical-i gayb” (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi.

Nisan 1909’da cemiyete muhalif bir gazetecinin Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı “31 Mart Vakası” olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik’ten gelen ordu birlikleri tarafından bastırıldı. Cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti. II. Abdülhamit’in yerine getirilen V. Mehmet Reşat, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909’da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı.

İktidardan Düşmesi ve Bâb-ı Âli Baskını

Yönetimin izlediği milliyetçi politikaların Balkanlarda (özellikle Arnavutluk’ta) yol açtığı tepkiler ve orduya siyasetin girmesinin doğurduğu kaygılar, 1911’de cemiyetin meclis grubunun dağılmasına ve en az iki muhalif partinin ortaya çıkmasına yol açtı. Şubat 1912’de yapılan meclis seçimleri, İTC örgütünün yönlendirdiği şiddet olayları ve yolsuzluklara sahne oldu. “Sopalı Seçim” olarak anılan seçimi, hemen her yerde İTC adayları kazandı. Bunun üzerine muhalefet seçim sonuçlarını gayrimeşru ilan ederken; ordu içinde Halaskâr Zabitan adıyla, İTC iktidarına son vermeyi hedefleyen bir örgüt ortaya çıktı. 16 Temmuz 1912’de, Halaskâr Zabitan grubunun muhtırası üzerine Sait Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı.

Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın “partilerüstü” Büyük Kabine’si, İTC egemenliğine son vermeyi hedefliyordu. Bu amaçla öncelikle Şubat 1912 seçimi iptal edilerek meclis feshedildi. Buna karşılık özellikle İstanbul’da İTC örgütü kontrolündeki emniyet teşkilatı tarafından desteklenen “Kayıkçılar Cemiyeti” ve benzeri kitle örgütleri hükümeti zor durumda bırakmaya devam ettiler.

Ekim 1912’de çıkan Balkan Savaşı’nın kısa zamanda hezimete dönüşmesi, siyasi ibrenin bir kez daha İTC yönüne dönmesine yardım etti. Şiddetli bir milliyetçilik politikası benimseyen cemiyet, bir yandan yenilginin suçunu hükümete yüklerken bir yandan ordudaki kilit subayları ele geçirmeyi başardı. 23 Ocak 1913’teki Babıâli Baskını’nda; o sırada binbaşı rütbesinde olan Enver öncülüğünde silahlı bir grubun Bab-ı Ali’de toplantı halindeki hükümeti basması, Harbiye Nazırı’nı öldürmesi ve sadrazamın kafasına silah dayayarak istifaya zorlaması ile İttihat ve Terakki, bir askeri darbe yapmak suretiyle iktidarı ele geçirdi.

İktidarı, bu askeri darbe ile ele geçirdikten sonra da cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa’yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913’te Mahmut Şevket Paşa’nın da bir suikaste kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastiyle ilgili görülerek idama mahkûm edildi. Bu idamlar, Osmanlı Devleti’nde 1820’lerden beri gerçekleştirilen ilk siyasî infazlardır. İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan; çoğu yazar, gazeteci ve milletvekili olan 250 dolayında kişi Sinop’a sürgün edildi ve tüm muhalif gazeteler kapatıldı.

I. Dünya Savaşı Yılları

Cemiyetin üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914’te hükümete ve padişaha haber vermeden imzalanan ittifak antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na Almanya safında katıldı. Bu olay cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerinden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar.

Daha önce İstanbul Muhafızı (emniyet müdürü) ve Bahriye Nazırı olarak rejimin üç kilit isminden biri olan Cemal Paşa, savaşın ilk aylarında Suriye kumandanlığına gönderilerek fiilen merkez yönetiminden uzaklaştırıldı. Rejimin iki lideri olarak kalan Talat Paşa ve Enver Paşa arasındaki rekabet, zaman zaman su yüzüne çıkmakla birlikte bir kopmaya yol açmadı.

Savaşın ilk aylarında Sarıkamış’ta, daha sonra Süveyş’te ve Irak’ta uğranan ağır yenilgiler Başkumandan Enver Paşa’nın siyasi konumunu sarsamadıysa da, stratejik becerisine ilişkin kuşkular doğurdu. Enver’e yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa’ya atfedilen büyük mali yolsuzluklar da İTC rejimini yıprattı.

Mondros Mütarekesi ve İTC’nin Sonu

Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918’de istifa etti. 1 Kasım’da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini fesh ederek Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım’da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.

Bu dönemde gerek Türkiye’de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti. Alman ittifakından ve savaş sırasında gerçekleşen yolsuzluk ve katliamlardan sorumlu tutulan liderler gizlenmiş, buna karşılık savaş suçlarına doğrudan karışmamış olan Cavit, Rauf, Fethi, Vasıf, Rahmi, İsmail Canbulat gibi kadrolar ön plana çıkarılmıştı.

Savaşın kaybedilmesi ve ülkenin işgali olasılığına karşı daha 1915’te Enver Paşa öncülüğünde bir direniş örgütünün kurulduğu bilinmekteydi. Nitekim 1918–1919 kışında, daha sonra Milli Mücadele’de kilit roller oynayacak olan kişiler İstanbul’a çağrılarak eğitilmiş, Anadolu’nun çeşitli kentlerinde gazeteler ve dernekler kurdurulmuş, Batı ve Kuzey Anadolu’da eski Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin önderliğinde Kuva-yı Milliye adlı direniş örgütleri teşkilatlanmıştı. Hareketin belli bir aşamasında Enver’in yurda dönerek yönetimi ele alacağı beklentisi, 1921 baharına dek kamuoyunda yaygındı. İstanbul basınının 1919–1920 yıllarında Milli Mücadele’ye yönelttiği sert eleştirilerin başlıca konusu ve gerekçesini de “İttihatçılık” suçlamasıydı.

Nitekim (Rıza Nur, Ahmet Ferit Tek gibi bir-iki istisna bir yana bırakılırsa), Milli Mücadele kadrolarının neredeyse tamamı eski İttihatçılardan oluşmaktaydı.

Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü), Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkez Raşit ve Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İTC kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele’nin de savunuculuğunu üstlenmişlerdi. Buna karşılık Milli Mücadele kadrosunun eski İttihatçı örgütün doğrudan devamı mı, yoksa Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşum mu olduğu, tatmin edici bir şekilde yanıtlanabilmiş bir soru değildir.

Enver, Talat ve Cemal Paşalar; 1 Kasım 1918’i 2 Kasım’a bağlayan gece Alman torpidobotu ‘R-1′ ile İstanbul’u terk ederek 3 Kasım 1918’de Sivastopol’a ulaştılar.

Talat Paşa; 15 Mart 1921’de Berlin’de Charlottenburg semti, Hardenberg Sokağı (bugünkü Kurfürstendamm Sokağı) 4 numaradaki ikametgâhından dışarı çıktığında Ermeni Sogomon Teyleryan tarafından öldürülmüştür.

Cemal Paşa; 22 Temmuz 1922’de Tiflis’te uğradığı suikast sonucu öldürülmüştür.

Suikastın kim veya kimler tarafından gerçekleştirildiği bugün hâlâ bilinmemektedir.

Enver Paşa; 4 Ağustos 1922’de bugünkü Tacikistan’ın Balh-i Cevan kentinin 15 kilometre doğusunda bulunan Çegantepe’de Kızıl Ordu ile çatışmaya girmiş ve öldürülmüştür.

İTC’nin sağ kalan eski liderleri cumhuriyet döneminde, 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile siyasi hayattan tasfiye edilmiş ve aralarından önde gelen 13’ü 1926’da İzmir Suikasti komplosuna karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilerek idam edilmiştir.

İttihat ve Terakki Yönetimi

Kendini bir “devrim (inkılâp) rejimi” olarak gören İTC iktidarının, 1913’ü izleyen dönemdeki politikaları şöyle özetlenebilir:

Silahlı Kuvvetlerde büyük bir tensikat yapıldı. Enver Bey dört rütbe birden yükseltilerek paşa oldu ve ordu yönetimine getirildi.

Dış politika Alman yanlısı bir çizgiye yöneldi. Alman yanlısı bu tutum, 1914 Ağustosu’nda seferberlik ilan edilmesi ile yeni boyut kazandı ve ardından sırasıyla Rusya ve İngiltere’ye savaş açıldı.

İdeoloji olarak Türkçülük ve Turancılık görüşleri benimsendi. Cemiyetin “resmi sözcüsü” kimliğini kazanan Ziya Gökalp’ın yanı sıra; Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Yunus Nadi ve Halide Edip gibi partili yazarlar da bu görüşleri savundular. Öte yandan, şair Mehmet Akif (Ersoy)’un savunduğu bir İslam milliyetçiliği akımı da Cemiyet içinde yandaş buldu.

Gayrimüslim azınlıkların gücünü ekonomik yaşamdan silmeyi hedefleyen “Milli İktisat Politikası” benimsendi. 1914’te kapitülasyonlar tek taraflı olarak feshedildi.

Dili sadeleştirme ve Türkçeleştirme çalışmaları başlatıldı.

Medrese eğitiminin modernleştirilmesini ve Maarif Nezareti denetimine alınmasını öngören reformlar yapıldı.

Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile medeni hukukta kadın-erkek eşitliği getirildi, kadınlara boşanma hakkı tanındı.

1917’de Osmanlı Hanedanı’na son vererek (belki Enver Paşa başkanlığında) bir Cumhuriyet kurma görüşü ortaya atıldı ise de cemiyetin Talat Paşa kanadının muhalefeti üzerine bundan vazgeçildi.

1915’te yürürlüğe konulan “Tehcir Yasası” ile Anadolu’daki Ermeni tebaasının, o sırada Osmanlı Devleti sınırları içindeki Suriye’ye geçici iskân planı uygulandı. Plan, günümüzde de tartışılan Ermeni soykırımı iddialarına yol açtı.

İttihat ve Terakki ile Atatürk

Mustafa Kemal, içinde sivillerin de bulunduğu devrimci nitelikteki Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuştu. Şam’da stajyerliğini bitirdikten sonra 13 Ekim 1907 tarihinde Batı Trakya’da konuşlanmış 3. Ordu’ya atandığında arkadaşlarının İttihat ve Terakki’ye katıldığını gördü.

29 Ekim 1907 Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kapatarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. 22 Eylül 1909 tarihinde Trablusgarp delegesi olarak cemiyetin 3. kuruluş yılındaki genel kongresine katıldı. Bu kongrede yaptığı konuşmasında partiyi tenkit etti. Cemiyet içinde zabitlerin (subayların) bulunmaması gerektiğini, siyasetle uğraşanların ise askerlik görevini bırakması gerektiğini söyledi. Aksi halde askerî emir komuta zinciri, cemiyetin hiyerarşisi ile karışacak ve askerî disiplin sekteye uğrayacaktı. Cemiyet, komita hüviyetinden çıkmalı ve partileşmeliydi.

Birçok parti yöneticisi Mustafa Kemal’in görüşlerine katılmadı. Sadece daha önceki kongrede aynı fikri savunmuş olan Kâzım Karabekir destekledi. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal siyaseti 1923’e dek bırakmış, sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır.

Lord Kinross, Atatürk, Bir Millet Yeniden Doğuyor isimli kitabında kongrede konuşmasından ve çevresinde cemiyeti amansız bir biçimde eleştirmesinden dolayı cemiyetin kendisini öldürme kararı alındığını yazmıştır. Mustafa Kemal’e suikast yapma görevi verilen Yakup Cemil bu görevi kabul etmekle kalmamış, dikkatli olması için Mustafa Kemal’i uyarmıştır. Suikast için makamına gelen bir parti delegesi, Mustafa Kemal’in masa üzerinde çıkartıp koyduğu tabancası ve etkili ve inançlı konuşması nedeniyle suikastten vazgeçmiş ve aslında kendisini öldürmek için geldiğini itiraf etmiştir.

İttihat ve Terakki Üyeleri ve Üye Numaraları

Bu ilk 10 üye numarası yaş sırasıyla verilmiştir.

Binbaşı Tahir Bey (Selanik Askerî Rüştiyesi müdürü)

Binbaşı Naki Bey (Selanik Askerî Rüştiyesi Fransızca öğretmeni)

Talat Bey (Selanik’te seyyar posta memuru)

Mithat Şükrü (Maarif memuru)

Rahmi Bey (Selanik eşrafından hukuk mezunu)

Yüzbaşı Kâzım Nami Bey (Üçüncü Ordu müşiri yaveri)

Mülâzim-ı evvel (Üsteğmen) Ömer Naci Bey

Mülâzim-ı evvel Hakkı Baha Bey

Mülâzim-ı evvel İsmail Canbolat Bey

Yüzbaşı Edip Servet Bey

İlk 10’dan sonra 11’den 100’e kadar boş bırakılarak 111’den itibaren numaralandırmaya devam edilmiştir.

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti döneminde katılanlar:

111. Mustafa Necip

132. İsmail Hakkı (Beşiktaş)

135. Çolak Faik

136. Hüsrev Sami

137. Tevfik (Selanik)

138. Halil (Kut)

150. Ahmet Cemâl

152. Enver

İttihat ve Terakki döneminde katılanlar:

155. Necip Draga

156. Fethi

158. Rasim

165. Hafız Hakkı

171. Emanuel Karasu

185. Zinnun

186. Eyüp Sabri

187. Abdülkadir

190. Süleyman Fehmi

191. Ali Fuat (Cebesoy)

195. Mustafa Kâmil

196. Mühendis Salim

204. Hasan Rıza

238. Baytar Recep

280. (Kara) Vasıf

295. Cavit

322. Mustafa Kemal (Atatürk)

331. Refet (Bele)

362. Cemil

385. Ulah Yesarya Efendi

386. Ulah Çele Efendi

387. Reşit Paşa

6436. Nurettin (Sakallı)

Bülent Ecevit

Doğum           :28 Mayıs 1925-İstanbul, Türkiye

Ölüm               :5 Kasım 2006 (81 yaşında)-Ankara, Türkiye

Mustafa Bülent Ecevit, Türk gazeteci, şair, yazar, siyasetçi ve eski Türkiye Cumhuriyeti başbakanıdır.

Beş kez Türkiye Cumhuriyeti başbakanlığı yapan Bülent Ecevit, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 21., Türkiye Cumhuriyeti’nin 18. başbakanıdır. Ecevit, düşünceleri ve uygulamalarıyla, 20. yüzyıl Türk siyasal yaşamının en önemli isimlerden biri olmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 11. ve 12. Dönem Ankara, 13., 14., 15., 16. ve 19. Dönem Zonguldak, 20. ve 21. Dönem İstanbul milletvekili olarak görev yaptı. 1961’de Kurucu Meclis, Temsilciler Meclisi üyesi, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı oldu. Çalışma Bakanı, Devlet Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Başbakan olarak görev yaptı; ancak üniversite mezunu olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’na aday olamadı. Koalisyon partilerinin bu hükmü değiştirme teklifini ve kendisine cumhurbaşkanlığı teklifi getirmesini ise teşekkür ederek reddetti.

Kişisel yaşamı

Bülent Ecevit 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu. Mustafa ismi dedesi Huzur-u Hümayun hocalarından Mustafa Şükrü Efendi’den kaynaklanmaktadır. “Ecevit Seceresi (Devlet Arşivi – No 1265)” belgesine göre İnebolu’da doğdu. Babası Kastamonu doğumlu Ahmet Fahri Ecevit Ankara Hukuk Fakültesi’nde adli tıp profesörüydü. (5 Mayıs 1951 tarihli Bülent Ecevit’in AÜ DTCF öğrenci kimlik cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Mehmet Fahrettin, gene 15 Ocak 1945 tarihli AÜ DTCF talebe hüviyet cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Fahrettin, öte yandan babasının 31 Ekim 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesindeki ölüm ilanında Dr. Prof. Fahri Ecevit, ayrıca kullandığı kartvizitte Prof. Dr. Fahri Ecevit) A. Fahri Ecevit daha sonra siyasete girerek 1943–1950 yılları arasında CHP’den Kastamonu milletvekilliği yaptı. İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı ise ressamdı.

Bülent Ecevit 1944 yılında Robert Kolej’den mezun oldu ve aynı yıl içinde çalışma hayatına Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çevirmenlik yaparak başladı. 1946 yılında okul arkadaşı Rahşan (Aral) Ecevit ile hayatını birleştirdi. Önce Ankara Hukuk Fakültesi ve sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne kayıt yaptırmasına rağmen yüksek öğrenimine devam etmedi. 1946–1950 yılları arasında Londra Elçiliğinin Basın Ataşeliği’nde kâtip olarak çalıştı. 1950 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Ulus Gazetesi Demokrat Parti tarafından kapatılınca Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinde yazar ve yazı işleri müdürü olarak görev yaptı. 1954 Ocak ayında CHP Çankaya Ocağı’na kaydoldu. 1955 yılında ABD’nin Kuzey Karolina eyaletinin Winston-Salem kentinde, The Journal and Sentinel’de konuk gazeteci olarak çalıştı. 1957’de Rockefeller Foundation Fellowship Bursu ile yeniden ABD’ye gitti, Harvard Üniversitesi’nde sekiz ay sosyal psikoloji ve Orta Doğu tarihi üzerine incelemeler yaptı. Bu sırada Ecevit’in sürekli “Hocam” diye bahsettiği Henry A. Kissinger Harvard rektörü idi. Harvard’da 1957 yılında, 1950-1960 arasından verilen antikomünizm seminerlerine sürekli Olof Palme, Bertrand Russell gibi kişilerle katıldı. 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili olarak siyasete girdi. Biri ABD’de Rumlar tarafından olmak üzere siyasi hayatında 6-7 kere suikaste uğradı.

Bitlis sigarası, Meclis sigarası içer, eniştesi İsmail Hakkı Oktay’ın hediyesi Erika marka daktilosuyla yazardı. Bu 70 yıllık daktiloyu, ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi’ne armağan etmiştir.

1973 seçimlerinde CHP’nin seçim kampanyasında, yaşlı bir kadının “Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan’ı görmek istiyom.” şeklindeki sorusundan sonra Karaoğlan adı CHP’liler tarafından benimsenmiş ve ilerleyen yıllarda da Türkiye’de Bülent Ecevit için kullanılmaya başlanmıştır.

Seçim propagandalarında “Umudumuz Karaoğlan” sloganı söylenmeye başlamıştır. Dönemin Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, en büyük rakibi olan Bülent Ecevit’i, darbeyle devrilen Şilili sosyalist devlet adamı Salvador Allende’ye benzetip atıfta bulunmak için “Allende-Büllende” tabirini kullanmıştır. Ecevit, başbakanlık dönemlerinde yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında “Kıbrıs Fatihi”, Abdullah Öcalan’ın yakalanışı sonrasında da “Kenya Fatihi” olarak anılmıştır.

İlerleyen yaşıyla birlikte sağlığı bozuldu. Doktorlarının karşı çıkmasına rağmen Danıştay’a düzenlenen saldırıda ölen Yücel Özbilgin’in 19 Mayıs 2006’daki cenazesine katılan Ecevit , törenin ardından rahatsızlandı. Aynı gece fenalaştı ve beyin kanaması geçirdi. Uzun süre yoğun bakımda kaldı. Bu sırada kendisi için tutulan ziyaretçi yazıları Kaldırım Defteri adıyla anılıyor. Bülent Ecevit, bitkisel hayata girdikten 172 gün sonra 5 Kasım 2006 pazar günü Türkiye saatiyle saat 22.40’da Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu vefat etti.

Ecevit’in devlet mezarlığına gömülebilmesi için, ölümünün hemen ardından 9 Kasım’da yapılan bir kanun değişikliğiyle bu mezarlıklara başbakanların da gömülmesi sağlandı. 11 Kasım 2006’da yapılan cenaze törenine o zamana dek eşi nadir görülen bir kalabalık katıldı. Yurdun dört bir yanından ve başta KKTC olmak üzere pek çok ülkeden insan Ecevit’e son borçlarını ödemek ve onu sonsuzluğa uğurlamak için başkente akın etti. Cenaze törenine beş cumhurbaşkanı ve siyasetçiler de katıldı. Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Devlet Mezarlığı’na doğru yola çıkan Ecevit’in naaşına halk gözyaşları ve çiçeklerle eşlik etti. Bu uzun yol boyunca eşi Rahşan Ecevit bir an olsun cenaze arabasının arkasından ayrılmadı. 11 Kasım 2006 günü Devlet Mezarlığı’na defnedilen Ecevit için anıt mezar yapılması gündemdedir.

Siyasal yaşamı

CHP içinde yükselişi

32 yaşında, İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’in adaylığını ona devretmesiyle, milletvekili olarak siyasi yaşamına başlayan Bülent Ecevit 27 Mayıs 1960 Askerî Müdahalesi’nden sonraki seçimlerde tekrar milletvekili seçildi. 1961 yılında İsmet İnönü’nün kurduğu hükümette Çalışma bakanı oldu. 1965 yılındaki seçimlerde Zonguldak’tan yeniden milletvekili seçildi, seçimleri Süleyman Demirel’in başkanlığındaki Adalet Partisi kazandı. Bülent Ecevit bu tarihten sonra muhalefete geri dönen CHP’nin içinde ortanın solu görüşünün öncülüğünü yapmaya başladı. Ortanın solu ideolojisine karşı çıkanlarla Ecevit’in mücadelesi başladı. 18 Ekim 1966’da yapılan oylamada 43 yıllık CHP’nin genel sekreterliğine henüz 41 yaşındaki Bülent Ecevit seçildi. CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP örgütlerini tek tek gezerek partililer ve delegelerle tanıştı. Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrildi. TSK’nın 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, CHP’nin tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirdi ve İnönü parti genel sekreteri Bülent Ecevit’le anlaşmazlığa düştü. İnönü, müdahaleye açıkça karşı çıkılmasını onaylamıyordu. Yeni kurulacak hükümete partinin üye verip vermeyeceği konusunda beliren anlaşmazlık sonucunda Ecevit genel sekreterlikten istifa etti.

Ecevit’le yoğun bir mücadeleye giren İnönü, 4 Mayıs 1972’de toplanan 5. Olağanüstü Kurultay’da, siyasetinin partisince onaylanmaması durumunda istifa edeceğini açıkladı. Kurultay’da parti meclisi için yapılan güven oylamasında Ecevit yanlılarının 507’ye karşılık 709 oy ile güvenoyu alması üzerine, 8 Mayıs 1972’de istifa eden İsmet İnönü’nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde genel başkanlığa seçildi. Bu kurultayın ardından Türk siyasal yaşamında parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan İsmet İnönü oldu.

CHP Genel Başkanlığı

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimlerde Ecevit’in başkanlığındaki CHP en fazla oyu almasına rağmen çoğunluğu kazanamadı. 26 Ocak 1974 tarihinde Millî Selamet Partisi ile kurduğu koalisyon hükümetinde ilk defa başbakanlık görevini aldı. 1974 yılında Bülent Ecevit başbakanken, EOKA yanlısı Rumlar Kıbrıs’ta Makarios’a karşı darbe yaptı. Darbe nedeniyle Ada’da yaşayan Türkler’in güvenliği tehlikeye girdi. Ecevit’in başında olduğu hükümet, askerî müdahale kararı aldı. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Ecevit, “Kıbrıs fatihi” olarak anılmaya başladı. Sadece 10 ay süren bu koalisyon hükümetinin tarihe geçen en önemli olayı Kıbrıs Barış Harekâtı olmuştur. Bu hükümetin dağılması üzerine Süleyman Demirel’in başbakan olarak görev yaptığı AP-MSP-MHP-CGP partilerinden oluşan I. Millî Cephe Hükümeti kuruldu.

Muhalefete geri dönen Bülent Ecevit seçim kampanyası için gittiği İzmir hava meydanında 29 Mayıs 1977 Cumartesi ünü Kontrgerilla tarafından düzenlendiği iddia edilen suikasttan sağ kurtuldu. Bu Bülent Ecevit suikastından bir hafta sonra 5 Haziran 1977 Pazar günü yapılan genel seçimlerde CHP’nin oyunu %41’e çıkarmayı başardı. Bu oy oranı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sol görüşlü bir partinin çok partili siyasal yaşamda kazandığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçti.

Ecevit oy oranını artırmakla birlikte o zamanki seçim sistemine (nisbi seçim sistemi) göre çoğunluğu kazanamadığı için bir azınlık hükümeti kurmaya karar verdi. Bu azınlık hükümetinin güvenoyu alamaması nedeniyle tekrar Süleyman Demirel’in başbakanlığında II. Millî Cephe hükümeti (AP-MSP-MHP) kuruldu. Bu hükümetin de kısa ömürlü olması sonucu Ecevit’in “Kumar borcu olmayan 11 milletvekili arıyorum” sözüyle AP’den ayrılan 11 milletvekilinin desteğiyle (Güneş Motel Olayı) 5 Ocak 1978 tarihinde yeni bir hükümet kurarak tekrar başbakan oldu. Ancak bu 11 milletvekilinin (Tuncay Mataracı, Hilmi İşgüzar, Orhan Alp, Oğuz Atalay, Mete Tan, Güneş Öngüt, Mustafa Kılıç, Şerafettin Elçi, Ahmet Karaaslan, Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu) desteğini kazanmak için verdiği tavizler ve bakan yaptığı 11 milletvekili hakkında çıkan yolsuzluk söylentileri, Ecevit’e zarar verdi.

Bu arada, Türkiye’nin ekonomik durumu gittikçe bozulmaya başlamış, sağ-sol çatışmaları sonucu işlenen cinayetler önlenemez duruma gelmişti. TÜSİAD gazetelere tam sayfa eleştiri ilanları verdi. 1979 yılında yapılan ara seçimlerde başarısızlığa uğrayan Ecevit görevden çekildi ve Süleyman Demirel 25 Kasım 1979 tarihinde MSP ve MHP’nin desteğiyle bir azınlık hükümeti kurdu. 12 Eylül 1980 tarihinde Genelkurmay başkanı Kenan Evren’in komutasındaki silahlı kuvvetler ülkenin yönetimine el koydu. Diğer parti başkanlarıyla beraber Bülent Ecevit de siyasetten uzaklaştırıldı ve bir süre göz altında tutuldu. Daha sonra diğer bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl süreyle siyasete girmesi yasaklandı. Bu dönemde gazetecilik yaptı. Arayış dergisini çıkardı. 1981’de çıkan dergi 1982’de askerî rejim tarafından kapatıldı.

Demokratik Sol Parti yılları


1985 yılında Bülent Ecevit’in siyasete girme yasağı devam ederken eşi Rahşan Ecevit’in başkanlığında Demokratik Sol Parti kuruldu. 1987 yılında yapılan referandumla eski siyasi liderlerin siyaset yasağı kaldırılınca Bülent Ecevit DSP’nin başına geçti. Aynı yılın Kasım ayında yapılan seçimlerde DSP barajı aşamayınca Ecevit siyasetten çekildi. 1989’da siyasete dönen Ecevit, 20 Ekim 1991 seçiminde DSP Zonguldak milletvekili olarak TBMM’ye girdi. DSP’nin oyları 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan erken genel seçimde yüzde 14,64’e, milletvekili sayısı 76’ya yükseldi ve DSP solun en büyük partisi konumuna geldi. Ecevit, 30 Haziran 1997 tarihinde ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan ANASOL-D koalisyonunda Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Koalisyon hükümetinin gensoruyla düşürülmesinin ardından, Bülent Ecevit, 11 Ocak 1999’da DSP azınlık hükümetini kurarak 4. kez başbakan oldu.

Partisinin, 18 Nisan 1999’da yapılan seçimlerden yüzde 22,19 oy oranıyla birinci parti olarak çıkması üzerine, hükümeti kurmakla görevlendirilen Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1999’da kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonunda yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu dönemde sağlık sorunlarıyla ilgili söylentiler çıkan Bülent Ecevit, 4 Mayıs 2002’de rahatsızlanarak Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’ne kaldırıldı. Tedavisi sırasında durumu gittikçe kötüleşince eşi Rahşan Ecevit tarafından hastaneden çıkartılarak evine geri getirildi.

Bundan sonra sıhhati gözle görünür şekilde düzeldi ve Başbakanlık görevine devam etti. Ecevit’in rahatsızlığı sırasında hükümete yönelik tartışmalar ve erken seçim talepleri de siyasi gündeme damgasını vurdu. Bu tartışmalar parti içine de yansıdı. Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın 8 Temmuz 2002’de görevinden ve partiden istifasını yeni istifalar izledi. İstifalarla koalisyon hükümeti TBMM’deki sayısal desteğini yitirirken, erken seçim kararı alındı ve 3 Kasım 2002’de yapılan erken genel seçimlerde DSP barajı aşamadı ve TBMM dışı kaldı.

Genel başkanlıktan ayrılma kararını, 3 Kasım seçimlerinden önce olduğu gibi, seçimlerden sonra da zaman zaman dile getiren Bülent Ecevit, 22 Mayıs 2004 tarihinde düzenlediği basın toplantısıyla halefini ilan etti ve görevi Genel Başkan Yardımcısı Zeki Sezer’e devretmek isteğini belirtti. 25 Temmuz 2004 tarihinde yapılan DSP kongresi ile aktif siyaseti bıraktı.

Edebî kişiliği

Bülent Ecevit, siyasi yaşamının yanı sıra yazarlık ve şairliği de birlikte yürütmüş ender siyasetçilerden birisidir. Sanskrit, Bengal ve İngilizce dillerinde çalışmalar yapmış olan Ecevit, Rabindranath Tagore, Ezra Pound, T. S. Eliot, ve Bernard Lewis’in yapıtlarını Türkçeye çevirmiş, kendi şiirlerini de kitap halinde yayımlamıştır.

Şiir kitapları

Bir Şeyler Olacak Yarın (Tüm şiirleri), Doğan Kitapçılık (2005)

El Ele Büyüttük Sevgiyi, Tekin Yayınevi (1997)

Işığı Taştan Oydum (1978)

Şiirler (1976)

Siyasi kitapları

Ortanın Solu (1966)

Bu Düzen Değişmelidir (1968)

Atatürk ve Devrimcilik (1970)

Kurultaylar ve Sonrası (1972)

Demokratik Sol ve Hükümet Bunalımı (1974)

Demokratik Solda Temel Kavramlar ve Sorunlar (1975)

Dış Politika (1975)

Dünya-Türkiye-Milliyetçilik (1975)

Toplum-Siyaset-Yönetim (1975)

İşçi-Köylü Elele (1976)

Türkiye / 1965-1975 (1976)

Umut Yılı: 1977 (1977)

Hakkında yazılan kitaplar

Faruk Bildirici, Kuzum Bülent (2000)

Cüneyt Arcayürek, Bir Özgürlük Tutkunu Bülent Ecevit (2006)

Aras Erdoğan, Umut Adam Ecevit (2006)

Can Dündar & Rıdvan Akar, Ecevit ve Gizli Arşivi (2008)

Fikret Bila, Phoenix- Ecevit’in Yeniden Doğuşu (2001)

Muhsin Yazıcıoğlu kimdir

Doğum           :1954-Şarkışla, Sivas, Türkiye

Ölüm               :25 Mart 2009 (55 yaşında)-Keş Dağı, Göksun, Kahramanmaraş,

Hayatı

1954 yılında Şarkışla’nın Elmalı köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla’da yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ni bitirdi.

1968’de cemiyetçilik çalışmalarına başladı. Şarkışla’da Genç Ülkücüler Hareketi’ne katıldı; üniversite eğitimi için 1972’de Ankara’ya geldikten sonra da, Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı’nda bulundu. Yazıcıoğlu, 1978’de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği’nin de kurucu Genel Başkanı oldu.

Bu dönemde yaşanan Bahçelievler ve Kahramanmaraş katliamlarındaki sorumluluğu iddiası ispatlanamadı. 1980 sonrası yapılan yargılamalarda da beş yılı hücrede olmak üzere yedi buçuk yıl hapishanede yattı ve bu suçlamalardan beraat etti. Burada Üşüyorum adlı bir şiir yazmıştı.

Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevindeki ülkücüler ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nın başkanlığını yaptı. Yazıcıoğlu, 1987’de Milliyetçi Çalışma Partisi’ne (MÇP) girdi ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu. 20 Ekim 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde, Refah Partisi (RP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi’nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde milletvekili adayı olan Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas’tan milletvekili seçildi.

Yazıcıoğlu, 7 Temmuz 1992’de, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı” gerekçesiyle 5 milletvekili arkadaşı ile beraber MÇP’den ayrıldı. 29 Ocak1993’te, MÇP’ den ayrılan bir grup arkadaşı ile beraber Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) kurdu ve partinin Genel Başkanı oldu.

24 Aralık 1995’te yapılan erken genel seçimlerinde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak yeniden parlamentoya giren Yazıcıoğlu, 28 Şubat 1996’da ANAP’tan istifa ederek, BBP’ye döndü. 8 Ekim 2000 tarihindeki 4., 20 Temmuz 2003 tarihli 5. ve 30 Nisan 2006 tarihli 6. Olağan ve 15 Nisan 2007 tarihli 2. Olağanüstü Büyük Kurultaylarda yeniden genel başkan seçildi.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sivas’tan bağımsız milletvekili olarak TBMM’ye girdi ve seçimlerden önce bıraktığı BBP Genel Başkanlığına tekrar seçildi.

1978’de Abdullah Çatlı ve Mustafa Pehlivanoğlu yakalanınca, “Ankara’ya geldiklerinden bir saat kadar sonra şubeye telefon açarak, Bu size son ihtarım. Abdullah Çatlı’yı bırakmazsanız Ankara’nın 150 yerinde bomba patlatacağız diyerek emniyeti tehdit ettiği rivayet edilir. Bir iddiadan ibaret olan bu bilginin bir kesinliği yoktur. 1978 yılında Alevi vatandaşlara karşı düzenlenen katliamın ÜGD başkanı olarak tertipçisi olmakla suçlanmış ve daha sonra beraat etmiştir.

Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevindeki ülkücüler ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nın başkanlığını yaptı. Yazıcıoğlu, 1987’de Milliyetçi Çalışma Partisi’ne (MÇP) girdi ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu. 20 Ekim 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde, Refah Partisi (RP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi’nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde milletvekili adayı olan Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas’tan milletvekili seçildi.

Yazıcıoğlu, 7 Temmuz 1992’de, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı” gerekçesiyle 5 milletvekili arkadaşı ile beraber MÇP’den ayrıldı. 29 Ocak1993’te, MÇP’ den ayrılan bir grup arkadaşı ile beraber Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) kurdu ve partinin Genel Başkanı oldu.

24 Aralık 1995’te yapılan erken genel seçimlerinde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak yeniden parlamentoya giren Yazıcıoğlu, 28 Şubat 1996’da ANAP’tan istifa ederek, BBP’ye döndü. 8 Ekim 2000 tarihindeki 4., 20 Temmuz 2003 tarihli 5. ve 30 Nisan 2006 tarihli 6. Olağan ve 15 Nisan 2007 tarihli 2. Olağanüstü Büyük Kurultaylarda yeniden genel başkan seçildi.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sivas’tan bağımsız milletvekili olarak TBMM’ye girdi ve seçimlerden önce bıraktığı BBP Genel Başkanlığına tekrar seçildi.

Helikopter kazası ve vefatı

25 Mart 2009 günü bir helikopter kazasında yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine cenazesi, Taceddin Dergahı’na gömülmeyi vasiyet ettiği için bir bakanlar kurulu kararı çıkarılarak Mehmet Akif Ersoy müzesi olarak kullanılan dergahın bahçesine defnedilmiştir. Evli ve iki çocuk babası idi.

25 Mart 2009 tarihinde, Kahramanmaraş mitinginden Yozgat-Yerköy mitingine hareket etmek üzere içinde bulunduğu helikopter bilinmeyen bir sebepten dolayı düştü. Ama söylenenlere göre pervane dağa çarptı ve düştü. Helikopter düştükten sonra İHA muhabiri İsmail Güneş 112 Acil Servisi aramıştır. Bu konuşmada bacağının kırık olduğunu, helikopterde bulunanlardan sadece BBP Sivas il Başkanı Erhan Üstündağ’ın inlediğini, ne BBP Sivas il başkan yardımcısı Murat Çetinkaya ne de pilot Kaya İstektepe’den ses gelmediğini, Muhsin Yazıcıoğlu’nu ise göremediğini söylemiştir.

Bu konuşmalar İsmail Güneş’in son konuşması olmuştur. Kazadan 48 saat sonra helikopterin enkazı ve Muhsin Yazıcıoğlu dahil 6 kişinin cesedi arama ekipleri içerisinden 17 gönüllü civar köylüsü tarafından Sisne ve Kızılöz Köyleri arasındaki Keş Dağı Kuru Dere Kanlıçukur mevkiinde bulundu. Enkaz, 48 saat süren arama çalışmalarının yapıldığı bölgenin içerisinde değil 115 km uzağındaydı.

28 Mart 2009 tarihi ve saat 14:10’da BBP Genel Sekreteri Yalçın Topçu’nun yaptığı açıklamaya göre, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler vefat etmişlerdir. Kendisi daha önce on yedi defa trafik kazası geçirmişti ancak bunların hepsini hafif sıyrıklarla atlatmıştı.

ÜŞÜYORUM
Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum…

Muhsin YAZICIOĞLU

Cemal Gürsel kimdir

Doğum             :13 Ekim 1895-Erzurum

Ölüm                :14 Eylül 1966 (70 yaşında)-Keçiören, Ankara

Cemal Gürsel (1895, Erzurum – 1966, Ankara), Türkiye’nin asker ve siyasetçisi. Milli Birlik Komitesi (MBK) başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dördüncü cumhurbaşkanıdır. Gürsel, Erzurum’un Türk yerlisi asker kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1895 yılında doğdu.

Eğitimi

İlköğrenime Ordu ilinden sonra Erzincan’da devam eden Gürsel, orta eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Kuleli Askerî Lisesi’ne askeri öğrenci olarak girdi. Kuleli’de son sınıf öğrencisiyken Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine 16 Ekim 1914’de askeri eğitimine ara verdi ve 4. Kolordu’da subay olarak göreve başladı.

1 Eylül 1922’de yüzbaşılığa yükselen Gürsel, bir yıl Harp Okulu’nda eğitim aldı. 1 Ekim 1926’da Harp Akademisi’ne başladı ve 1 Eylül 1929’da kurmay subay olarak Akademi’den mezun oldu. Gürsel, 1927 yılında Melahat Hanım ile evlendi ve bu evlilikten Özdemir (1929–1995) adını verdikleri bir oğlu oldu.

Askerlik dönemi

Gürsel, birlik komutanlıkları ve karargâh görevlerinde 45 yıl süren askerlik hizmetinde bulundu.

Gürsel, aktif askerlik görevine Çanakkale Savaşı’na katılarak başladı. 45 yıl süren askerlik kariyerinde, Kara Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı çeşitli birliklerde komutanlık ve karargâh görevlerinde hizmet verdi. Askeri öğrencilik yıllarından itibaren, popülerliği ve kendisine duyulan sevgi nedeniyle arkadaşlarınca “Aga” lakabı verildi ve vefatına kadar hep Cemal Aga olarak bilindi.

Katıldığı savaşlar

Gürsel, Çanakkale, Filistin, Suriye ve Kurtuluş savaşlarında yer aldı.

1914 ve 1917 yılları arası topçu teğmen olarak Çanakkale’de 1. Topçu Alayı’nın 1. Bataryası’nda savaştı. Çanakkale Savaşı sonrası, 1 Eylül 1917’de 41. Tümen Obüs Bataryası Komutanlığı’na atanarak Filistin Cephesine gönderildi. Filistin ve Suriye cephesindeki bütün savaşlarda 41. Alay’ın 5. Bağımsız Batarya olarak görev aldı. İngilizlere Gazze cephesinde 19 Eylül 1919’da esir düşerek Mısır’da iki yıl esir kaldı. 6 Ekim 1920’de serbest kalınca İstanbul’a dönüp, Erzurum Kongresi’ni izleyen günlerde Anadolu’ya geçerek, Kurtuluş Savaşı’nın batı cephesindeki bütün savaşlara katıldı.

Aldığı ödüller

1. Tümen’de üstün başarı ile verdiği hizmetleri için kıdem zammı ile taltif edildi. Büyük Taarruz’da fiilen görev başında muharebede bulunarak Harb Madalyası ve İstiklal Madalyası ile taltif edildi.

27 Mayıs 1960 Darbesi

27 Mayıs Darbesi öncesinde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Gürsel; 2 Mayıs 1960’ta ziyareti sırasında sohbet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e ve dolayısıyla hükümete kişisel görüşlerini belirterek Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın istifasını istediği tarihi bir mektubu 3 Mayıs 1960’ta yazdı. Bu mektubunda Başbakan Adnan Menderes’in halk tarafından çok sevildiğini belirterek Bayar yerine Cumhurbaşkanlığına getirilmesini önerdi. Gürsel emekliliğe sevk edildi ve zorunlu izinle İzmir’e gitti.

Silahlı Kuvvetlerin tüm kademelerine iletilen ve ordunun mutlaka siyasetten uzak kalmasını tavsiye eden veda mektubunda Gürsel’in ifadeleri: “Ordunun ve taşıdığınız üniformanın şerefini daima yüksek tutunuz. Şu sırada memlekette esen hırslı politika havasının zararlı tesirlerinden kendinizi korumasını biliniz. Ne pahasına olursa olsun politikadan katiyen uzak kalınız. Bu, sizlerin şerefi, ordunun kudreti ve memleketin kaderi için ehemmiyeti haizdir.” idi.

27 Mayıs 1960’ta albay ve daha alt kademedeki subaylarca gerçekleştirilen darbe sonrasında 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın Milli Birlik Komitesi’ne (MBK) liderlerinin kim olduğunu sorması ve eğer başlarında kendisinden daha kıdemli bir asker olmadığı takdirde 3. Ordu ile birlikte Erzurum’dan Ankara’ya yürüyüp isyana son vereceğini bildirmesi üzerine, ihtilalcılar zorunlu izindeki Orgeneral Cemal Gürsel’i askeri uçakla İzmir’den Ankara’ya getirdiler. Gürsel MBK’nin daveti ile başkanlık görevini üstlendi ve ihtilal lideri olarak kabul edildi. Kendisiyle yapılan 16 Temmuz 1960 tarihli bir gazete (Cumhuriyet) görüşmesinde ise, ‘Şebeke zaten hazırdı. Ben şahsen ordunun siyasete katılmasını istemiyor ve genç arkadaşlarımın (ihtilal) teşebbüslerine engel oluyordum. İşler öyle bir seviyeye geldi ki, ordunun siyasete karışmasına karşı olmama rağmen, onları görevlerinde serbest bıraktım. Şimdi bütün hedefim, adalet ve ahlak prensiplerine dayalı bir idareyi yeniden kurmaktır.’ açıklamasında bulundu.

Cemal Gürsel, 27 Mayıs 1960 günü öğleden sonra, İstanbul ve Ankara Üniversiteleri Hukuk Fakültelerinin öğretim üyeleri Ordinaryüs Profesör Sıddık Sami Onar, Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Ragıp Sarıca, Prof. Naci Şensoy, Prof. Hüseyin Nail Kubalı, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Doç. Dr. İsmet Giritli, Prof. İlhan Arsel, Prof. Bahri Savcı, Prof. Muammer Aksoy ve hocalarına yardım eden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi asistanı (eski YÖK Başkanı ve uzmanlık alanı Anayasa hukuku olan) Prof. Erdoğan Teziç’i kabul etti. Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, heyet adına : “Bugün içinde bulunduğunuz durumu adi ve siyasi bir hükümet darbesi saymak doğru değildir.” ifadesinde bulundu. Heyet, Gürsel tarafından yeni bir Türkiye’nin anayasa (1961) taslağını hazırlamakla resmen görevlendirildi.

Cemal Gürsel, 30 Mayıs 1960’da TBMM Genel Kurulu’nda okunan programda “İkinci Cumhuriyet” tanımını ilk kez şu cümlelerle kullandı: “İkinci Cumhuriyet’in Anayasa’sı, ilmin ve geçmiş uzun yılların acı tecrübelerinin ışığı altında, memleketin mümtaz ilim adamlarının geceli gündüzlü çalışmaları memleket aydınlarının bu çalışmalara anketler vasıtasıyla katılmaları suretiyle hazırlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Anayasası, İnsan Hakları Beyannamesi, Hukuk prensipleri ve milli ruh ve ihtiyaçlardan doğmuş olan eski Anayasamız ile milli gelenekler ve yurdumuzun özellikleri yeni Anayasamız için ilham alınan başlıca kaynakları teşkil etmektedir.”

Gürsel başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevleri için Ankara ve İstanbul’daki çeşitli akademisyenlere ve doktorlara teklifde bulundu ve destek verdi. Kendisinin seçilmesi için dolaylı ya da direkt hiçbir girişim ya da lobi faaliyetinde bulunmadı.

Halkoyuna sunulan ve kabul edilen yeni Anayasa gereğince, 10 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerden sonra oluşturulan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından cumhurbaşkanlığına seçildi.

Dönemindeki Gelişme ve Yenileşmeler

Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine 1961’de kabulünü sağladı.

Meclis’te çoğunluğa sahip iktidar partisinin her istediğini kontrolsüz yapabilme zihniyetini politikadan uzaklaştırmak için, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile verilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak üzere demokrasinin “emniyet supabı” olarak görülen Anayasa Mahkemesini, Cemal Gürsel, 25 Nisan 1962 tarihinde Ankara’da ilk defa yürürlüğe soktu. Kutsal Emanetler, Topkapı Sarayı muhafaza depolarından ilk olarak, 31 Ağustos 1962 tarihinde modern müzecilik anlayışına uygun bir şekilde Türk halkına ve dünyaya sergilenmeye başlandı. Dini reform niteliğindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk kez kuruluşu direktifi ile gerçekleşti ve 22 Haziran 1965 de kanun ile kabul edildi.

ABD ile SSCB arasındaki Küba Füze Krizinde, batı tarafında Türkiye’nin komünizme karşı koruyuculuk görevini yürüttü.

İngiltere kraliçesi II. Elizabeth ve ABD başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson’u konuk etti. İngiltere askeri uçaklarının Türk hava sahasını Kuveyt’i tehdit eden Irak’a karşı kullanması için izin çıkardı. Avrupalı liderlerle olan yakın diplomatik ilişkileri sayesinde, Avrupa Birliği 1963 Ankara Anlaşmasını ve bir yıl sonrada Assosiye Üyelik konumuna Türkiye’nin ulaşmasını sağladı.

O günkü şartlarda, İstanbul ve Ankara radyolarının dinlenemediği Doğu Anadolu’da daha sonra bütün Doğu Anadolu’ya hitap edecek olan ilk radyo istasyonunun merkezi konumlu Erzurum’da kurulmasını sağladı ve açış konuşmasında “Aziz Doğulu vatandaşlar; Sizleri yabancı radyoları dinlemekten kurtarmak için Erzurum’da bir radyo istasyonu tesis ettik. Ve bugün neşriyata başlıyoruz. Yabancı radyolardan çok defa fesat, fitne hatta zehir gelir. Erzurum radyosu sizleri bu kötülüklerden koruyacak, kendi temiz sözlerimizle milli meselelerimizi öğrenecek, güzel seslerimizle şarkılarımızı dinleyeceğiz. Erzurum radyosu, doğu illeri ve yurdumuz için mutlu olsun. Bu vesileyle, tüm doğulu vatandaşlarıma sevgi ve saygı hislerimi ifade ederim.” ifadelerini kullandı. Daha sonra Türkiye Radyo ve Televizyon devlet Kurumu’nu başkent Ankara’da organize ederek, televizyon hizmetlerinin yurda ilk kez getirilmesini sağladı.

Cemal Gürsel Türkiye tarihinde ilk kez planlı ekonomiye geçiş, Devlet Planlama Teşkilatı ve Devlet İstatistik Enistütüsü kuruluşu, 5 yıllık kalkınma planları, sendikalar, grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkarılması, Ortak Pazar üyeliği, SSCB ile iyi ilişkiler kurulması, Kıbrıs’a garantör ülkeler tarafından müdahalesi, Cumhuriyet öncesi Erzurum ve Doğu Anadolu’da işgalcilerle işbirlikçi, isyancı azınlıklarca katledilen 250.000 sivil Türk halkının anıtsal temsili konusunda ulusal ve tarihsel önderlik niteliğinde çalışmalar yaptı.

Milli İstihbarat Teşkilatı Kuruluşu yasası ve düzenlemesi, Milli Güvenlik Kurulu’nun başlangıç ve geliştirilmesi, Türk ordusunun modernizasyonu, İran, Pakistan ile birlikte bölgesel kalkınma organizasyonunun kurulması, Avrupa ve Orta Asya memleketlerini bağlayan mikrodalga radyo iletişim ağı kurulması, Güneydoğu Anadolu’nun kalkınma ve geliştirilmesi planları, Basın Yayın Yüksek okulunun ilk kuruluşu, Turizm Bakanlığı’nın kurulması da yine kendisinin Türkiye Cumhuriyetine olan katkılarıdır.

Ayetullah Humeyni ve Mesud Barzani’ye Türkiye’ye sığınma izni ve korunma verdi. Sinema ve görsel sanatlara duyduğu ilgi ve verdiği destek ile ülkenin batıda turistik amaçlarla kitlelere tanıtılabilmesi fikri, İngiliz yazar Eric Antler’in Romanı’nın Paris ve İstanbul’da çekilen, Peter Ustinov’un oynadığı “Topkapı” isimli popüler filme basarıyla uygulanması ile birleştirildi. Cumhurbaşkanı onayına sunulan yasa tekliflerini bir kez daha Meclis’te görüşülmek üzere geri gönderme uygulamasını 1963’de başlattı.

Milletvekili gazeteci Cihat Baban, Politika Galerisi isimli kitabında Cemal Gürsel’in kendisine “Eğer Süleyman Demirel Adalet Partisi’nin başına geçebilirse bütün dertleri hallederiz. Aydın adam, yobazlığa yüz vermez. Benim gözüm de arkada kalmaz. O başkan olsun diye ben çok çalışıyorum. Bir muvaffak olursam rahat edeceğim.” dediğini iddia eder. Toplumda görme kaybı ve körlüğün önlenmesi için hayır yardımı amacını güden uluslararası Lion’s Kulübü’nün Türkiye’de hizmete girmesi (1963), Türkiye Radyo ve Televizyon (TRT) Kurumu’nun başlangıcı (1964), ilk milli nüfus kontrol planlama çalışmaları (1965), ülkede ilk bilgisayar kullanımı, demir çelik üretimi gelişmesi (AET demir çelik birliği doğrultusunda), petrol boru hattı inşası Cemal Gürsel’in idaresi altında gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Genelkurmay Başkanı Gen. Rüştü Erdelhun’a verilen hapis cezalarına af getirdi.

İlk Devlet Araştırma Kütüphanesi ve hükümete yol göstericilik görevini yasayla verdiği Türkiye Bilimsel Teknik Araştırma Kurumunu kurdu.

Ordunun binek otomobil ihtiyacını karşılamak amacı da güden, ilk yerli ve seri üretimi hedefliyen Devrim (otomobil) projesini başlattı.

Cemal Gürsel devlet başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı görevlerini ve ilgili masraflarını devletten maaş almadan, emekli asker maaşıyla karşıladı

1966 yılında başlayan rahatsızlığının sürmesi, yurt dışında (ABD) tedaviye rağmen ağırlaşarak komaya dönmesi ve görevini engellemesi üzerine, Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanlığı görevi 28 Mart 1966’da TBMM tarafından sona erdirildi. 14 Eylül 1966 günü vefat etti. Geriye hiç bir vasiyet ve kendisi ile ilgili dilek bırakmadı. Anıtkabir devrim şehitleri bölümünde toprağa verildi ve sonradan devlet mezarlığına nakledildi.

Hakkında

Genelde, mütevazı ve gösterişsiz bir idareci sıfatıyla ün kazandı ve en büyük önemi, iyi eğitilmiş bir Türk gençliği ile çok ve dürüst çalışan bir halk önceliğine vermeye çalıştı.

“General Gürsel, modern Türkiye’nin Ata’sı olan Mustafa Kemal Atatürk’e benzer bir şekilde, ikinci Türkiye Cumhuriyeti’nin babası olarak tarif edilebilir. Derin bir bölünme zamanında Gürsel, kendisini milli bütünlüğün bir sembolü olarak gören Türk Milleti’nin saygı ve sevgisini kazanıp devam ettirdi. Vefat ettiğinde, ulusun güven duyulan babası kimliğine sahipti.”

Ölümünden sonra o dönemin Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in 1967–1968 Adli Yıl Açılış Konuşmasında Onun hakkındaki düşünceleri şu şekildeydi: Zeki, şefkatli, sağduyusu kuvvetli, kararların da isabetli, olduğu gibi görünmesini, gösterişten uzak kalmasını seven, sadelik içinde büyük olan, büyüklüğünü belli etmek için bir ceht ve gayret göstermek lüzumu duymayan, Atatürk Devrimleri’ne bağlı, devrimleri korumayı amaç edinmiş, gericiliğin amansız düşmanı, milletine daha çok ve dürüst çalışmayı daima tavsiye eden Cemal Gürsel, büyük mümtaz vasıflarıyla ve büyük devrim ve Devlet adamı olarak Türk Tarihi’nde müstesna bir yer almıştır. Olağanüstü devrim idaresinin Anayasa kuruluşlarına arızasız olarak intikalinde ve demokrasinin yerleşmesinde Cemal Gürsel’in büyük etkisi olmuştur. Bunu sağlamak için geceli gündüzlü çalışmış, sağlığını ve hayatını yitirmiştir. Devrimci Türk Milleti sana minnettardır.

Erzurum 2011 Üniversitelerarası Kış Oyunları açılış ve kapanış törenlerinin Cemal Gürsel Stadyumu’nda yapılması planlanmaktadır.

İsmi, çeşitli okullar, caddeler ve silahlı kuvvetler karargâh binalarına verilmiştir. Hakkındaki “Devrim Arabaları” isimli film, 2008 yılında sunuma girdi.

Cemal Gürsel, Tabanlı oğlu mimarlık ofisinin ortaklarından mimar Melkan Gürsel Tabanlıoğlu’nun dedesidir.

Fevzi Çakmak kimdir?

.

Mareşal Fevzi Çakmak

Doğum Yeri    :Beykoz, İstanbul

Ölüm Yeri       :İstanbul

Bağlılığı          :Osmanlı İmparatorluğu,

Mustafa Fevzi Çakmak (lakapları: Müşir, (Mareşal), Osmanlı paşası ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci ve son mareşalidir. Türkiye’nin İsmet İnönü’den sonraki ikinci Başbakanı, ilk Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Cumhuriyet dönemindeki ilk Genelkurmay Başkanı’dır.

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876’da İstanbul Anadolu Kavağı’nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi.

İlk ve orta öğrenimini Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladıktan sonra 29 Nisan 1893’te Harp Okuluna kaydolarak 28 Ocak 1896’da Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu (1311-c-P.7). Akabinde Mekteb-i Erkân-ı Harbiye’ye girerek 25 Aralık 1898’de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.

Bir süre Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube’de görev yaptıktan sonra 1899’da 3. Ordu’ya bağlı Metroviçe’deki 18. Fırka’nın kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar’daki Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek 1907’de miralaylığa (albay) yükseldi. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35. Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910’da Arnavutluk’ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu’nun kurmay başkanlığı’na atandı. 1911’de Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli’nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) ordusunun kurmay başkanlığına getirildi. Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Fırka Komutan Vekilliği ve Vardar Ordusu 1. Şube (Harekat Şubesi) Müdürlüğünü yaptı.

Fevzi Çakmak’ın, Balkan Savaşları çıktığı dönemde 21. Yakova Nizamiye Fırkası K. Vekilliği ‘nde; 6 Ağustos 1912’de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığ ı’nda; 29 Ekim 1912’de de Balkan Harbi Seferberliği’nin başlangıcında Vardar Ordusu K. I. Şube Müdürlüğü ‘nde görevlendirildiğini daha öncede belirtmiştik. Sırp Cephesi’nde Vardar Ordusu Harekât Şube Müdürü olarak bulunan Fevzi Paşa’nın başarılı askerî faaliyetlerine rağmen, Garp Vilayetleri’nde 10 Mayıs 1913’den itibaren Türk Hakimiyeti sona ermiştir.

1913’te 5. Kolordu Komutanlığı’na atandı. Mart 1915’de rütbesi mirlivalığa yükseltildi.

I. Dünya Savaşı

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde savaştı. 1918’de ferikliğe yükseldi.

Çanakkale Cephesi

Fevzi Paşa, V. Kolordu (Osmanlı) Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915 tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa’nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz’dan itibaren cepheye gelerek, I. Tümen hariç yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu (Osmanlı) Tümenleri’nin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler, Saroz Gurubuna gönderilmiştir.

Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe’yi almayı planlıyordu. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman çok fazla ilerleyememiştir. 6 Ağustos’ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu – Conkbayırı bölgesine gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos’ta Fevzi Paşa’nın komuta ettiği V. Kor. Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve 28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı’nın düşman eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal Bey’in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı taarruzuna yardımcı oldu. Mustafa Kemal Bey’in rahatsızlığı nedeniyle 10 Aralık 1915’te Fevzi Paşa 5.Kolordu Komutanlığı kendisinde kalmak üzere, ek görev olarak Anafartalar Grubu komutan Vekilliğine görevlendirildi (Mustafa Kemal Bey ise 16 Aralık 1915’de cepheden ayrıldı). Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey’in komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915’te Keşan’a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak 1916’da bölgeden ayrıldı.

Kurtuluş Savaşı

Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri ile İstanbul’da bulunuyordu. 24 Aralık 1918’den 14 Mayıs 1919’a kadar Ferik rütbesiyle Osmanlı Devleti’nin Erkan-ı Harbiye Reisliği (bugünkü Genelkurmay Başkanlığı) görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askeri Şura üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükümetlerinde harbiye nazırlığı (savaş bakanı, milli savunma bakanı) (Şubat – Nisan 1920) yaptı. Harbiye nazırlığı sırasında Anadolu’daki ulusal harekete silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi. İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu’ya geçmeye karar veren Fevzi Paşa, Nisan 1920’de Ankara’ya ulaştı. İstasyonda Mustafa Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM’ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 26 Mayıs 1920’de İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.

3 Mayıs 1920’de Milli Müdafaa Vekilliğine (Milli Savunma Bakanlığı) getirildi. 24 Ocak 1921’de milli müdafaa vekilliği üzerinde kalmak üzere İcra Vekilleri Heyeti Reisliğini (Başbakanlık) de üstlendi. İkinci İnönü Muharebesi’nin zaferle neticelenmesinin ardından 3 Nisan 1921’de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferikliğe (orgeneral) yükseltildi.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde mirliva İsmet Paşa komutasındaki Garp Cephesi ordularının mağlup olup Yunanlıların Temmuz 1921’de Kütahya, Afyon ve Eskişehir’i ele geçirmelerinden sonra İsmet Paşa’nın (İnönü) yerine TBMM tarafından Genelkurmay Başkanlığı görevine de getirildi. 3 Ağustos 1921’de Başvekillik, Milli Müdafaa Vekilliği ve Erkan-ı Harbiye Reisliği görevlerini hep birlikte yürütmeye başladı ve Sakarya Savaşı sırasında TBMM Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bizzat cephede harekâtı yönetti.

Kazım Karabekir’in hatıralarında anlatıldığına göre, Mustafa Kemal Paşa 9 Eylül 1921’de geri çekilme emrini verip, Alagöz köyündeki karargâhından Ankara’ya dönmesine rağmen, o sırada Başvekil, Milli Müdafaa Vekili ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak Başkomutan’a karşı çıkarak ricat emrini vermedi ve kısa süre sonra Yunan Ordusu geri çekilmek zorunda kaldı.

14 Ocak 1922’de milli müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922’de icra vekilleri heyeti reisliği görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taarruz’un askeri planlarını hazırladı. Zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın (30 Ağustos 1922) ardından 31 Ağustos’ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın tavsiyesi üzerine TBMM tarafından Müşirliğe (Mareşal) terfi ettirildi.

Cumhuriyet dönemi

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği’nin kaldırılmasıyla; Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği ‘ne atanan Mareşal Fevzi Çakmak, 30 Ekim 1924’e kadar TBMM’de İstanbul Milletvekilliği görevine devam etti. Mustafa Kemal Paşa’nın askerlik yapanların siyasete karışmamaları gerektiğine dair talimatından sonra, 31 Ekim 1924’te askerlik görevini, siyasete tercih ederek İstanbul Milletvekilliği’nden istifa etti.

“Millet Mektepleri”nin açıldığı 1 Ocak 1929 tarihinde zamanın Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’in “apandisit patlaması” sonucu Ankara Numune Hastahanesi’nde öldüğü ilan edilmiştir. Bazıları ise, TBMM kürsüsünde “Millet Mektepleri”nin müfredatıyla ilgili olarak konuşma yaparken “Kuran-ı Kerim”i yere atıp üzerine basması üzerine Mareşal Fevzi Çakmak’ın silahını çekip kendisini tek kurşunla öldürdüğünü iddia etmektedirler.

Bu dönemde askeri savunmanın geliştirilmesi için o zamanın şartlarında çok büyük bir para olan 130.000.000 TL ayrılmasına rağmen, askeri teknolojide ileri ülkelerin Türkiye’ye Milli Şeflik düzeni dolayısıyla silah satmayı reddetmesi yüzünden orduyu modernize edemedi. 2.Dünya savaşı çıktığında ordu Verdun Savaşı artığı Fransız toplarıyla ve Sovyetler Birliğinden Moskova Antlaşması gereğince Batum’un onlara verilmesi karşılığında 1920li yıllarda gelen tüfeklerle donatılmıştı. Sadece 2 zırlı birlik vardı ve ordu Çakmak Hattı’nı Çatalca’ya kadar çekmişti çünkü Trakya daha geniş olduğu için savunulamıyordu. Türk ordusunun modernizasyonu ancak 1952 yılında Türkiye NATO’ya kabul edildikten sonra başlayabildi.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944’de 68 yaşında Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası’na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı emekliye ayrıldı. Fevzi Paşa’nın emekliye ayrılmasından sonra 9 Mayıs 1944’te Milli Şef ve Başvekili Şükrü Saracoğlu önde gelen milliyetçileri Turancılıkla suçlayarak tutukladı.

1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak TBMM’de VIII. Dönem İstanbul Milletvekili seçildi. 5 Ağustos 1946’da milletvekili seçilerek 22 sene sonra tekrar Meclise katılan Fevzi Paşa, Demokrat Parti genel başkanı Celal Bayar’ın dönemin Cumhurbaşkanı’nın demokratik seçimlere izin vermesi için söylediği “Devr-i Sabık yaratmayacağız” (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) demesinden sonra partisinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948’de Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.

10 Nisan 1950 tarihinde vefat etti. Cenazesi 12 Nisan 1950’de Eyüp Sultan Camiinden kaldırılırken cenaze namazında yüzbinlerce vatandaş bulundu. Cenazesi İstanbul’daki Eyüp Sultan Mezarlığında Küçük Hüseyin Efendi dergahı türbesine defnedildi ve ailesinin isteğiyle Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilmedi.

İsmet İnönü kimdir?

Mustafa İsmet İnönü (d. 24 Eylül 1884, İzmir – ö. 25 Aralık 1973, Ankara) Osmanlı albayı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin eski orgenerali, siyasetçisi ve ikinci cumhurbaşkanı. Ziştovi eşrafından Zühtü Efendinin kızı olan İstanbul-Süleymaniye doğumlu Mevhibe Hanım’ın eşi. Ömer İnönü(1924-2004), Erdal İnönü(1926-2007) ve Özden Toker(1930-…)’in babası.

İnönü, Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve Lozan Antlaşması’nı imzalamış, birçok defalar başbakanlık görevini üstlenmiştir. Milli Şef olarak tek başına iktidarda bulunduğu 1938-1950 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %1.8 oranında büyümüş, bununla birlikte Türkiye’nin GSMH’si Dünya toplamının binde 6.52’sinden binde 6.43’üne düşmüştür.
İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’na Katkıları,İsmet İnönü’nün Siyasal yaşamı,İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve çok partili dönem,
Öğrenim ve İlk Görevleri
1884 yılında İzmir’de Reşit Efendi(1864-1921) ile Cevriye Temelli (1866-1959) Hanım’ın ikinci oğulları olarak doğmuştur. Reşit aslen Bitlis’in tanınmış Kürt (Ancak daha sonra Türk kökenli olduğu iddia edilen ailelerinden Kürümoğulları ailesindendir. Reşit’in babası Abdülfettah Efendi Malatya’ya yerleşmiştir. Annesi Cevriye ise aslen Razgrad (Bulgaristan)’lı olup babası Razgrad ulemesindan Müderris Hasan Efendi 1870’li yıllarda İstanbul’a göç etmiştir. Cevriye ile Reşit 1880’de İstanbul’da evlenmişlerdir. İlk çocukları Ahmet Mithat (1882-1960) ve ikincisi İsmet’in dışında Hasan Rıza(ö.1972) ve Hayri Temelli adlı iki oğulları ve Seniha Okatan(ö.1964) adlı bir kız çocukları olmuştur.
 
 
 

 

İsmet, İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. Bir yıl Sivas’ta Mülkiye İdadisi’nde okuduktan sonra, 1897 yılında İstanbul’daki Mühendishane İdadisi’ne gitti. 14 Şubat 1901’de Mühendishane-i Berrî-i Hümayun’a (topçu okulu) girip 1 Eylül 1903’te topçu teğmeni olarak bitirdi. 26 Eylül 1906’da Erkân-ı Harbiye Mektebi’ni birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne’deki 2. Ordu’nun 8. Topçu Alayında 3. Batarya Bölük komutanı olarak kurmay stajını yaptı.

1908’de 2. Süvari Fırkasının kurmayı oldu ve 31 Mart Olayı (13 Nisan 1909)nda Hareket Ordusu karargâhında görev aldı. 1910’da 4. Kolordu kurmaylığına getirildi ve 1911’de Yemen Kuvayi Mürettebe Komutanlığı kurmayı ve 26 Nisan 1912’de binbaşılığa yükseltilerek Yemen Kuvayi Umumiye Komutanlığının kurmay başkanlığına getirildi.

1912 – 1913 yılları arasında Harbiye Nezareti’nde Başkomutanlık Karargâhı 1. Şubede bulundu ve İkinci Balkan Savaşı’nda Çatalca Ordusu Sağ Cenah Komutanlığı kurmaylığına getirildi. Savaştan sonra İstanbul Antlaşmasının bağıtlanmasında Bulgarlar ile müzakere eden heyete askerî danışman olarak katıldı.

1914’te Harbiye nazırlığı ve erkân-ı harbiye-i umumiye reisliğine (genelkurmay başkanlığı) atanan Enver Paşa’nın başlattığı ordunun yenileştirilmesi hareketinde etkin rol oynadı.

I. Dünya Savaşı

29 Kasım 1914’te kaymakam (yarbay)lığa yükseltirerek 2 Aralık 1914’te Genel Karargâh 1. Şube Müdürü oldu.

2 Aralık 1915’de 2. Ordu Kurmay başkanlığına getirildi ve 14 Aralık 1915’te miralay (albay) oldu.

I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’nde Kolordu Komutanı olarak Atatürk’le birlikte çalıştı ve yıllardır süren dostlukları ile devletin geleceği hakkında ortak fikirleri gelişti.

Bu sırada Mustafa Kemal Paşa da (Atatürk) bu ordunun 16. Kolordu komutanlığına atandı. İsmet Bey, 1916’nın yaz aylarında bir süre çarpışmaları yönetti. 2. Ordu komutan vekili Mustafa Kemal Paşa’nın önerisiyle, 12 Ocak 1917’de 4. Kolordu komutanlığına atandı.

Bir süre sonra İstanbul’a geri çağrıldı ve Halep’te 7. Ordu’nun oluşturulmasında görev aldı. 1 Mayıs 1917’de Filistin Cephesi’nde 20. Kolordu komutanlığına, 20 Haziran’da 3. Kolordu komutanlığına atandı. Bu sırada 7. Ordu’nun komutanlığını üstlenen Mustafa Kemal Paşa ile gene yakın ilişki içinde oldu. Ancak Nablus Hezimeti sırasında bayılıp İstanbul’a gönderildi.

Kurtuluş Savaşı’na Katkıları

Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) imzalanmasından az önce Sina ve Filistin Cephesindeki Yıldırım Orduları Grubu’nun General Edmund Allenby karşısında uğradığı Nablus Hezimetinden sonra rahatsızlanarak İstanbul’a dönen İsmet Bey, 24 Ekim 1918’de Harbiye Nezareti’nde müsteşarlığa atandı. 29 Aralık’ta Paris Barış Konferansı’na (1919) hazırlık için kurulan komisyonda askeri müşavir oldu; 4 Ağustos 1919’da yalnızca sekiz gün için Askeri Şûra Muamelat-ı Umumiye müdürlüğüne, bir ara da jandarma ve polis örgütünün iyileştirilmesi için kurulan komisyona üye olarak atandı. Bütün bunlar genellikle birkaç günlük görevlerdi.

Albay İsmet Bey, ilk kez 8 Ocak 1920’de Ankara’ya gitti ve kısa bir süre Mustafa Kemal’le çalıştı. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinde harbiye nazırı olan Fevzi Paşa’nın (Çakmak) çağrısı üzerine şubat sonlarında İstanbul’a gitti. 9 Nisan 1920’de Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine Ankara’ya döndü ve İstanbul’la bütün resmî bağlarını kopardı.

23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) Edirne milletvekili olarak katılan İsmet Bey, 3 Mayıs 1920’de İcra Vekilleri Heyeti’nde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekili (o dönemde Genelkurmay Başkanlığı) görevine getirildi. Bu görevi üstlendiğinde albaydı ve kendisinden hem rütbe, hem kıdemce çok ileride komutanlar da vardı. İsmet Bey, 6 Haziran 1920’de İstanbul’da divanı-harp tarafından gıyabında ölüm cezasına çarptırıldı.

10 Kasım 1920’de milletvekilliği ve vekillik görevi saklı kalmak üzere Garp Cephesi Kuzey Kesimi Komutanlığı’na atandı. Çerkez Ethem ayaklanması’nın ve iç isyanların bastırılmasında etkin rol oynadı. Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesinde Yunan ilerlemesini durdurunca 5 senedir bulunduğu Albaylık rütbesinden Mirliva rütbesine terfi etti. Mart 1921’de İkinci İnönü Muharebesindeki başarıdan sonra Fevzi Paşa TBMM kararıyla Birinci Ferik (Orgeneral) rütbesine terfi etti; İsmet Paşa ise 4 Mayıs 1921’de Garp Cephesi komutanlığına getirildi. Ancak 17 Temmuz 1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebelerini kaybedince TBMM tarafından Genelkurmay Başkanlığı görevinden azledilerek, yerine 3 Ağustos 1921’de, aynı zamanda Başvekil ve Milli Müdafaa Vekili de olan Fevzi Paşa getirildi. Türk Ordusu’nun kurtarılabilen unsurları Polatlı’ya kadar çekilerek birkaç gün sonra başlayacak Sakarya Savaşı’na hazırlandılar. TBMM’nin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması gündeme geldi.

Daha sonra Sakarya Meydan Savaşı sırasında TBMM tarafından Başkomutanlığa getirilen Mustafa Kemal Paşa’nın maiyetinde Tuğgeneral rütbesi ile bulundu ve düşman Afyon’un güneyine kadar püskürtüldü. Büyük Taarruz’dan sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından ateşkes görüşmelerinde bulunmak üzere Mudanya’ya gönderildi.

Siyasal yaşamı 

16 Haziran 1936 Milli Mücadele’nin sonunu belirleyen Mudanya Mütarekesi görüşmelerinde (3 Ekim-11 Ekim 1922) Türk tarafını temsil eden İsmet Paşa, 26 Ekim 1922’de hariciye vekili oldu. Lozan görüşmelerinde murahhas heyetin başkanlığını yaptı; yeni devletin bağımsızlığını ve egemenliğini onaylayan, Sevr Antlaşması ve Mondros Mütarekesini geçersiz kılan Lozan Antlaşması’nı imzaladı.

İkinci dönem (1923-27) TBMM’de Malatya milletvekili olarak bulunan İsmet Paşa, Fethi Bey’in (Okyar) kurduğu İcra Vekilleri Heyeti’ne gene hariciye vekili olarak girdi. 23 Ağustos’ta Lozan Antlaşması’nın TBMM’de kabulü, siyasal-diplomatik başarılarının en önemlisi oldu.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile sonuçlanan süreçte, Mustafa Kemal’le yakın siyasal işbirliği içindeydi. İlk Cumhuriyet hükümetini kurdu (30 Ekim); aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi-CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi.

İsmet Paşa’nın ilk başbakanlık döneminde Cumhuriyetin ilk devrimleri yapılmaya başlandı. Öğretimin Birleştirilmesi, Halifeliğin Kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması (3 Mart 1924) bu dönemde gerçekleşti. Muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Çankaya’ya olan aşırı muhalefeti’ni hükümet üzerinden yürütmesi üzerine cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile anlaşarak 8 Kasım 1924’te başvekillikten istifa etti. 21 Kasım 1924’te yeni hükümeti Fethi Bey kurdu.

Doğudaki Şeyh Said İsyanı üzerine isyana müdahelede geç kalan Fethi Bey istifa etti. 3 Mart 1925’te İsmet Paşa cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ayaklanmanın bastırılmasında hükümet başkanı olarak önemli rol oynadı. 6 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun Kanunu’nu yürürlüğe sokarak İstiklal Mahkemeleri’nin tekrar kurulmasını sağladı. Bu kanuna dayanarak tüm muhalefet partilerini ve muhalif gazeteleri kapattırdı. Bu arada askeri görevi de devam ederken 1926 yılında Orgeneral rütbesine terfi ettikten sonra askerlikten emekli oldu. Bu tarihten sonra, yeni devletin oluşumunda Mustafa Kemal ile birlikte en önemli siyasal kişilik olarak belirdi.

1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği İnönü soyadını alan İsmet Paşa, 1924’ten 1937’ye değin başvekillik görevini aralıksız sürdürdü. Bu dönemde ülkedeki bütün önemli siyasal gelişmelere damgasını vurdu, devrimlerin ilanında ve uygulanmasında, iktisat politikasında devletçilik ilkesinin kabulünde ve uygulanmasında,yeni devletin kurulmasında çok önemli rolü oldu.

Dersim İsyanı’nın bastırılmasından sonra Eylül 1937’de aralarındaki bazı görüş ayrılıkları yüzünden Atatürk tarafından Başvekillikten azledildi. CHP’nin genel başkan vekilliğinden de alındı.İnönü başvekillikten ayrılınca yerine Celâl Bayar atandı. İnönü bu dönemde yalnızca TBMM’de Malatya milletvekili olarak görev yaptı.

Cumhurbaşkanlığı ve çok partili dönem  

Atatürk’ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938’de TBMM tarafından Cumhurbaşkanlığına seçildi. Cumhurbaşkanlığının yanı sıra kayd-ı hayat şartıyla CHP genel başkanlığına da getirildi. CHP’nin 26 Aralık 1938’de toplanan I. Olağanüstü Kurultay’ında partinin “değişmez genel başkan”ı seçildi. Ayrıca CHP kurultayı tarafından kendisine “Milli Şef” sıfatı verildi. Bundan sonra para ve pulların üzerindeki Atatürk resimleri kaldırılıp onların yerine yeni Milli Şef’in portreleri kullanıldı.

Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı (1939-1945) döneminde İnönü, ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Varlık Vergisi uygulaması hayata geçirildi. Yine bu dönemde Hasan Ali Yücel’in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu. Bu enstitüler kapatılana kadar 20.000 öğrenci köy öğretmeni olarak eğitildi. Ayrıca cumhurbaşkanlığı döneminde müziğe özel yeteneği olan küçük yaştaki çocukların bu konuda iyi bir eğitim almasını sağlamak için çıkardığı Harika Çocuklar Yasası ile İdil Biret, Suna Kan gibi sanatçıları kazandırmıştır.

II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler, gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi. İkinci Dünya Savaşı galiplerinden olan Sovyetler Birliği’nin lideri Stalin’in Türkiye’den Kars, Ardahan, Artvin ve Sarıkamış’ı istemesi, Türkiye’yi, savaşın diğer galipleri Amerika ve İngiltere ile daha yakın ilişkilere mecbur etti. Bu askeri ve ekonomik desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye’de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve Milli Şeflik, “5 yıllık kalkınma planları” ve Köy Enstitüleri gibi Sovyetler Birliği benzeri uygulamaların kaldırılmasını talep etti.

1945 yılında kurulan Milli Kalkınma Partisinden sonra 1946’da kurulan Demokrat Parti ile çetin bir seçim yarışına girdi. 1946 yılında yapılan TC tarihinin ilk çok-partili seçiminde “açık oy, gizli tasnif” metodu kullanıldı, ve CHP bu seçimlerde iktidarını devam ettirdi.Ancak seçimlerde kullanılan sistem yüzünden seçimlerin bir şekilde şaibeli olduğu idda edilmektedir.

14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde CHP %40, DP ise %52 oy aldı.] Bunun üzerine CHP iktidarı DP’ye bırakırken, İsmet İnönü de cumhurbaşkanlığından ayrıldı ve ana muhalefet partisi genel başkanı olarak siyasal rolünü sürdürdü. On yıllık muhalefet döneminde, 1954 ve 1957 seçimlerini de kaybetmesine karşın partisinin başında kaldı ve iktidarın zamanla sertleşen siyasal baskılarına rağmen, CHP’nin yeniden güçlenmesine katkıda bulundu.

DP, 1960 yılında 27 Mayıs Darbesiyle iktidardan uzaklaştırıldı. Yeni anayasa kabul edilip, 15 Ekim 1961 genel seçimlerinden CHP tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamasa da, birinci parti olarak çıkınca, İnönü yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi. Bu dönemde CHP-AP, CHP-YTP-CKMP ve CHP-Bağımsızlar koalisyon hükümetlerine başkanlık etti. Yeni kurulan siyasal sistemin sağlıklı biçimde işlemesi için çaba gösterdi.

27 Mayıs Darbesinin doğurduğu sorunlarla da uğraşarak 22 Şubat 1962 ayaklanması ve 20 Mayıs 1963 ayaklanması girişimlerinin önlenmesi çabalarında cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile birlikte yardimci oldu. 1964 Kıbrıs olayları sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’nin adaya müdahalesini engellemesi üzerine dış politikada çok yönlü arayışlara girdi.

İlk Devlet Araştırma Kütüphanesi Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun kurulmasi, planlı ekonomiye geçiş, Devlet Planlama Teşkilatı’nin kuruluşu, 5 yillik kalkınma planları, sendikalar, grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkarılması, Ankara Antlaşması ve takip eden sene Ortak Pazar üyeliği, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurulması, Milli İstihbarat Teşkilatı yasasi ve düzenlemesi, Milli Güvenlik Kurulu’nun başlangıç ve geliştirilmesi, Türk ordusunun modernizasyonu, İran, Pakistan ile birlikte bölgesel kalkınma organizasyonunun kurulmasi, Avrupa ve Orta Asya memleketlerini bağlayan mikrodalga radyo iletişim ağı kurulmasi, Devlet İstatistik Enstitüsü ile Turizm Bakanlığının kurulması, Güneydoğu Anadolu’nun kalkınma ve geliştirilmesi planları, Basın Yayın Yüksek Okulunun ilk kuruluşu İsmet İnönü’nun Başbakanlığı ve Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde gerçekleştirildi.

TBMM’de yapılan bütçe oylamasında ret oylarının kabul oylarından fazla çıkması üzerine istifa etti.20 Şubat 1965’te yerini Suat Hayri Ürgüplü hükümetine bıraktı. 10 Ekim 1965 seçimlerinde partisinin seçimi kaybetmesi üzerine, parti içi görüş ayrılıkları derinleşti. İnönü’nün desteklediği “ortanın solu” politikasının CHP tarafından benimsenmesine rağmen 1969 yılında yapılan genel seçimleri de kaybetti.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Mart 1971’deki müdahalesinden sonra, CHP’nin tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirdi ve İnönü parti genel sekreteri Bülent Ecevit’le anlaşmazlığa düştü. Ecevit’e göre, müdahalenin amacı, CHP içinde egemen olan “ortanın solu” politikasına son vermek ve partinin iktidar olmasını önlemekti. İnönü ise, müdahaleyi onaylamıyordu ve müdaheleden 2 gün sonra CHP grubunda çok sert bir konuşma yaptı ancak yine de ortamın yumuşaması için yeni kabineye bakan vermeyi kabul etti. Yeni kurulacak hükümete partinin üye verip vermeyeceği konusunda beliren anlaşmazlık sonucunda Ecevit istifa etti. Ecevit’le yoğun bir mücadeleye giren İnönü, Mayıs 1972’de toplanan V. Olağanüstü Kurultay’da, politikasının partisince onaylanmaması durumunda istifa edeceğini açıkladı. Kurultayda parti meclisi Ecevit’in yanında yer alınca da 8 Mayıs 1972’de CHP genel başkanlığından ayrıldı. Türk siyasal yaşamında parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan olan İnönü 4 Kasım 1972’de CHP üyeliğinden, 14 Kasım 1972’de de milletvekilliğinden istifa etti. Başvurusu üzerine tabii senatör olarak Cumhuriyet Senatosu’nda görev aldı.

25 Aralık 1973 Salı günü saat 16:05’te ölen İnönü 28 Aralık’ta devlet töreni ile Anıtkabir’de toprağa verildi. Anılarının bir bölümünü Hatıralarım, Genç Subaylık Yılları, 1884-1918 (1968) adı altında toplamış, ayrıca çeşitli tarihlerdeki söylev ve demeçlerini içeren İsmet Paşa’nın Siyasi ve İçtimai Nutukları, 1920-1933 (1933), İnönü Diyor ki (1944), İnönü’nün Söylev ve Demeçleri I, 1920-1946 (1946) gibi kitapları yayımlanmıştır.

Benito Mussolini kimdir

İtalya Başbakanı

Görevde kalış süresi     :21 Ekim 1922 – 25 Temmuz 1943

Önce gelen                         :Luigi Facta

Doğum tarihi                    :29 Temmuz 1883

Doğum yeri                       :Forli, İtalya

Ölüm tarihi                       :28 Nisan 1945

Ölüm yeri                          :Giulino di Mezzegra, İtalya

Bağlı bulunduğu parti  :Nasyonal Faşist Parti

Görüşü                                :Faşizm

Benito Amilcare Andrea Mussolini, II. Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın başbakanı. Hitler ile birlikte Faşizmin en önemli uygulayıcılarındandır.

Üniversite eğitiminin ardından öğretmenlik yaparak çalışmaya başladı. 1902’de zorunlu askerlik görevinden kaçmak için İsviçre’ye gitti. 1904’te İtalya`ya geri döndü ve İtalyan Sosyalist Partisi’ne katıldı ve partinin yayın organı olan avanti gazetesinde çalıştı. Bir süre gazetenin başyazarlığını da üstlenen Mussolini, birinci dünya Savaşı’nın başlaması üzerine orduya yazıldı. Savaşta yaralanan Mussolini Milano’ya döndü ve burada sağ görüşlü İl Popolo d’İtalia gazetesinin editörü oldu.

Çökmüş ekonomi ve siyasi kargaşa içindeki İtalya’da Mussolini çeşitli sağcı grupları kurduğu faşist partisinin bünyesinde topladı. İl duce lakabını kullanan Mussolini, ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu’nun ihtişamlı günlerine geri dönüleceğine söz veriyordu. Partinin gençlik teşkilatı olarak kurulan Kara Gömlekliler örgütü ise ekonomik durumun kargaşasında faydalanarak büyük bir sıçrama yapan komünist gruplarla, grevci işçilerle çatışıyordu.

Mussolini, Ekim 1922’de Kral Victor Emmanuel III’ü yönetimin faşist parti’ye devretmesi için tehdit etti; aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma’ya yürüyecekti. Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen kral bu teklifi kabul etti. Ve bu yürüyüş yıllar sonra Nazi Almanya’sını kuracak olan Adolf Hitler’in de ilham kaynağı oldu.

Duce ilk olarak faşist parti dışındaki diğer partileri kapattı, sendika hareketleri kanun dışı ilan etti, kitap ve gazetelere sansür getirdi, eğitimi sıkı kontrol altına aldı. Bu arada devlet güdümünde ekonominin faşistleştirilmesi amacıyla tüm ülke tren rayları ve otobanlarla kaplandı. Çiftçileri sürekli teşvik etti, tarım ve endüstrinin canlanmasını sağladı buna bağlı olarak da İtalya’da işsizlik azaldı. Tüm bunlar Mussolini’nin kitleler üzerindeki popülaritesini arttırdığı gibi Hitleri’de büyük bir etki altında bıraktı.

Uluslararası arenada güçlendiğini ispat etmek için 1935’te Habeşistan’a asker çıkardı. Uzun ve nedensiz bir savaş sonunda Habeşistan’ı işgal eden İtalya, 1936 yılında Nazi Almanyası ile Roma-Berlin mihverini kurdu.

II. Dünya Savaşı sırasında İtalyan ordusu Kuzey Afrika ve Balkanlar’da Müttefik Kuvvetlerine karşı mağlup oldu. Nazi Almanya’sından aldığı destek ile işgal ettiği bölgelerde direndi ancak İtalya’da gücünü kaybetmeye başladı. Komünistler önderliğindeki direnişçilerin ülkede etkili olması ve müttefiklerin 1943’de Sicilya’ya çıkartma yapmasının ardından Kral Victor Emmanuel III Mussolini’yi görevden aldı. Almanya Kuzey İtalya’yı işgal etti ve Alman paraşütçüleri Mussolini’yi 12 Eylül 1943’te Gran Sasso’da tutuklu bulunduğu otelden kurtararak uçakla Viyana’ya kaçırdı.

İtalya’da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini, Nisan 1945’de yani savaşın son günlerinde tanınmamak için Alman üniforması giyerek metresiyle beraber kaçmaya çalışırken İtalyan direnişine mensup partizanlar tarafından yakalandı ve göğsünden vurularak öldürüldü.

Ertesi gün Mussolini’nin, sevgilisinin ve birkaç yandaşının cesedi Milano’da Loreto Meydanı’nda baş aşağı sallandırıldı.