Osmanlı İmparatorluğu’nda Kölelik Nedir?

Osmanlı’da kölelik kurumunun mevcudiyetiyle birlikte, Müslüman Türklerde Batı toplumlarına benzer, sınıf ayrımına dayalı bir kölelik sisteminden söz etmek mümkün değildir.

Osmanlı’da kölelik vardı, fakat köle Osmanlı topraklarından alınamazdı. Kölelik devamlılık arz eden bir nitelik taşımıyordu. Azad edilip hürriyetine kavuşarak devlet kademelerinde görev alabilirdi. En önemlisi; köylüler hür olup, Avrupa’da feodalizm çağlarında hüküm süren sisteme benzer bir serflik (toprağa bağlı kölelik) düzeni kendisine Osmanlı topraklarında kesinlikle yer bulamamıştır.

Osmanlı’da devşirme sistemi

Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey dönemine baktığımızda, gerek saray hizmetlerinde gerekse orduda köle kullanımının pek de yaygın olmadığı görülmektedir. Kölelerin saraya hizmetli olarak istihdam edilmeleri ve özellikle cariyelerin sarayın devamlı üyeleri haline gelmelerinin başlangıç noktası olarak Orhan Bey dönemi kabul edilebilir.

Osmanlı İmparatorluğu kölelik sistemini Ortadoğu İslam devletlerinden alarak, zaman içerisinde kendi toplum ve devlet hayatına adapte ve bütünleşmiş etmiştir. Köleler başta saray olmak üzere, devlet ve ordu hizmetinde yoğun olarak kullanılmıştır. Osmanlı sarayında haremin ayrı bir kurum olarak ortaya çıkması II. Mehmed (Fatih) dönemine rastlar. Harem, cariyelik sisteminin kurulup gelişmesinde ve rağbet görmesinde en büyük etken olmuştur. Cariyelik kurumuyla birlikte Osmanlı padişahları Türk kızlarıyla evlenme geleneğini terk ederek daha ziyade cariyelerle evlenme yoluna gitmişlerdir. Kanunî Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan ile evlenmesiyle başlayan cariyelerle evlenme geleneği, II. Osman (Genç) tarafından kaldırılmaya çalışılmışsa da, trajik sonu Genç Osman’ın bu geleneği kaldırmasını engellemiş ve halefleri cariyelerle evlenmeye devam etmişlerdir.

İlk adımlarını saray içerisinde atmış olan kölelik sistemi, orduda da işletiliyordu. Selçuklu Devleti döneminde görülen gulam sistemi, 1362’de kabul edilen Pençik Kanunu neticesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Acemi Oğlanlar adı altında vücut bulmuştur. Pençik sistemini I. Murat başlatmıştır. Fetihlerde ele geçirilen esirlerin bir bölümü acemi teşkilatına alınıp ordu için yetiştirilirken, diğer bir bölüm de devlet hizmetinde görev almaları amacıyla eğitilmek üzere saraya gönderiliyorlardı. Saraya ayrılanlar; Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve At Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitiliyorlardı. Bosnalı Müslümanlar ise doğrudan saray hizmetine alınıyorlardı.

Devlet hizmetinde kullanılan kölelerin yanı sıra; konak, köşk ve çevrelerinde de kölelik görülmekteydi. Halkın daha alt tabakalarına inildiğinde ise köleliğin pek de rağbet görmediğine şahit olmaktayız. Genel İslâm ahlâkına uygun olarak, efendilerin kölelerine iyi muamele etmeleri gerekmekteydi. Efendiler kölelerine genelde birer ana – baba gibi davranır, onların her türlü ihtiyacıyla ilgilenir ve iyi yetişmeleri için ellerinden geleni yaparlardı. Köşk – konak çevrelerinde, kadın köle olan cariyeler odalık olarak alınırken, erkek köleler daha ziyade fizikî güç gerektiren ayak işlerinde çalıştırılırlardı.

İslâm dışı olan toplumların aksine, Osmanlı İmparatorluğu’na İslâmiyet’ten geçen Âzadlık kurumu sayesinde köleler özgürlüklerine kavuşabiliyorlardı. Burada üç ana yöntem bulunmaktadır. Birincisi, efendisi köleye “ben öldükten sonra hürsün” derse; ikincisi, efendisi köleye daha sağlığındayken “bundan sonra hürsün” derse; üçüncü ve son olarak da kölenin efendisiyle anlaşması neticesinde bir bedel ödemesi sonucunda hürriyetine kavuşabiliyordu. Bunların dışında efendisi cariyesiyle evlenerek veya onu başka hür birisiyle evlendirerek hürriyetine kavuşmasını sağlayabiliyordu.

Yine İslâm dışı toplumlarda görülen kölelik sistemine göre en temel farklardan birisi de köleliğin süreklilik arz etmemesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda da köleliğin belli bir süresi vardı. Belirlenen süreler sonunda köleler hür hale geliyorlardı. Sarayda ve toplumsal hayatta beyaz köleler dokuz, siyah köleler ise yedi yıllık çalışmalarının sonucunda azatlık kâğıdı almaya hak kazanıyorlardı. Siyah kölelere gösterilen bu iltimas gerçekten de kayda değerdir.

Köle kaynağı

Savaş Esirleri

Osmanlı İmparatorluğu’nda kölenin kaynağı, ticaret yoluyla elde edilen köleler ile büyük ölçüde savaş esirleriydi. Savaş esirlerini köle haline getirme ilk olarak Orhan Bey döneminde başlamıştı. Özellikle Orhan Bey döneminin sonlarına doğru bu yöndeki gelişme daha belirgindir. Onun öncesinde Osman Bey döneminde ise savaş esirleri öldürülür, fidye karşılığı serbest bırakılır veya hür insanlara verilen ücretin yarısına tarlalarda çalıştırılırlardı. Esirler; kadın – erkek, güzel – çirkin, yaşlı – genç vb kriterlere göre sınıflandırılıp değer biçildikten sonra diğer ganimetlerle birlikte beş hisseye ayrılır ve devlet payı olarak beşte biri alındıktan sonra geriye kalan beşte dördü savaşa iştirak edenlerin arasında pay edilirdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlete ait kölelerin kaynağı bu beşte birlik kesime dayanmıyordu. Sık sık köle ihtiyacı ortaya çıkıyor ve devlet böyle durumlarda özel şahıslardan ihtiyacı nispetinde köle satın alır ya da kiralardı. Akıncıların savaş esnasında yaptıkları harekâtlar, esir elde etmenin bir başka yoluydu. Güz aylarında devletin gösterdiği hedeflere yapılan akınlar neticesinde elde edilen esirler, satılmak üzere esir pazarlarına gönderilirdi. Bazı yeniçeriler bu işi bir geçim aracı haline getirmişlerdi. Kalelerde görevli olan yeniçeriler, bey ve hanlıklarla anlaşarak esir toplarlardı. Bu durum, 1699 Karlofça ve 1700 İstanbul anlaşmalarıyla yasaklanmıştır.

Köle ticareti

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bir diğer köle kaynağı, köle ticaretiydi. Ticaret yoluyla gerçekleşen kölelik sistemi de kendi içinde üç farklı noktaya dayanmaktadır: Kaçırma, hediye etme ve bizzat ailelerin satışıyla köleleştirme.

Kişilerin kaçırma yoluyla kölelik sistemine sokulması hukuken yasak olmasına rağmen, insanlar çeşitli yollarla kaçırılarak esir pazarlarına satılırlardı. Ölüm cezası dahi bu durumun önüne geçememiş, kaçırma yöntemi uzun dönemler boyunca devam etmiştir. Kölelik sistemini kaçırılma yöntemi dahilinde besleyen başlıca üç bölge bulunuyordu:

  1. Orta ve Doğu Avrupa (Macaristan, Eflak, Boğdan, Rusya, Polonya ve Ukrayna)
  2. Kafkasya
  3. Afrika

Kaçırılma yönteminde deniz korsanlarının da büyük payı bulunuyordu. Bu konuda çok çeşitli, ilginç örneklerle karşılaşılmaktadır. Doğu Anadolu’da bazı köylere baskınlar düzenleyen insanlar, aldıkları bu esirleri daha sonra “Yezidî” diyerek satmaktaydılar. Bunun yanı sıra bazı ailelerin çocuklarını kendi rızalarıyla sattıkları da görülmekteydi. Bu gelenek Kanunî Sultan Süleyman devrinde başlayarak 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Özellikle; Gürcü, Tatar ve Çerkezlerin çocuklarını sattıkları bilinmektedir.

Öte taraftan, hediye etme yoluyla kölelik pek sık görülmemekteydi. Güçsüz devletlerin himaye edilme amacıyla bağlandıkları Osmanlı İmparatorluğu’na; padişah ve devletin ileri gelenlerine hediye amacıyla gönderdikleri köle ve cariyeler, bu tür kölelik sisteminin kaynağını oluşturmaktadır. Ayrıca komutanlar, savaş esnasında ele geçen esirler arasında bulunan güzel kız ve oğlanları satmaz, fidyeyle serbest bırakmaz; genellikle padişah veya vezirlere hediye olarak sunarlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun de, elçiler aracılığıyla İslam ülkelerine köle ve cariye gönderdiği görülmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nda kölenin görüldüğü alanlar

Osmanlı döneminde devlete ve özel şahıslara ayrı olarak iki tür köle olarak ayrılır

Ortakçı kullar

Ortakçı kullar, devlete ait hassa çiftliklerinde çalışırlardı. Bunlar genellikle sultanların ve yönetici sınıf üyelerinin mülk ve vakıflarında çalıştırdıkları savaş esirleri ya da satın aldıkları kölelerdi. Ortakçı kullar ilk kez Orhan Bey döneminde görülmüşlerdir. Bu dönemden itibaren, tarım toprakları ve köylere yerleştirilen ortakçılar servaj usulüyle çalışmışlardır. II. Mehmet (Fatih) döneminde sarayın meyva, sebze ve tahıl ihtiyacını karşılamak üzere Sırbistan ve Mora seferinden getirilen otuz beş bin köle, İstanbul civarında bulunan otuz beş farklı köye yerleştirilmiştir. Ortakçı; beylikten, vakıf idaresi veya toprak sahibi özel şahıstan aldığı tohumu eker, biçer ve üründen öşür ve tohum bedeli çıkarıldıktan sonra arta kalan miktarı vakıf idaresi veya toprak sahibi ile paylaşırdı. Ortakçılara kalacak yer verilir, tarlada kullanacağı araç gereç temin edilirdi. Çiftliklerde yaşayan ortakçılar kendi aralarında evlenebilir, çocuk sahibi olabilirlerdi.

Ortakçı kullarla hukuki yönden farkı olmayan ve ortakçı kesim olarak adlandırılan ayrı bir grup daha vardı. Ortakçı kullar mahsulden öşür ve tohum bedeli çıktıktan sonraki bölümü hizmet ettiği vakıf veya kişiyle paylaşırken, kul kesimciler ne ekerlerse eksinler belli bir miktar ürün vermek zorundaydılar. Ayrıca, özel şahsa ait kesimciler de bulunmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlete ait küçük ve büyük baş hayvanların korunması, bakımı ve otlatılmasıyla ilgilenen köleler de bulunuyordu. Bunlara genel olarak sığırcı kullar veya koyun kâfirleri denmekteydi.

Kapı Kulları

Osmanlı İmparatorluğu, kurulduğu ilk yıllardan itibaren artan fütuhat hareketleri sebebiyle zaman içerisinde daha fazla sayıda askere sahip ve düzenli bir ordu yapısına ihtiyaç duymaya başlamıştır. Osman ve Orhan Bey dönemlerinin ardından, mevcut ordu yapısının gittikçe artan ihtiyaçları karşılayamadığı, I.Murad döneminde kendisini iyice hissettirmeye başlamıştır. Bu ihtiyaçtan dolayı, savaş esirlerinin arasından askerlik yapmaya elverişli olan Hıristiyan çocuklar belirlenip, bunların beşte biri alınarak bir Türk – İslâm terbiyesinden geçirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirilmiştir. Ve bu teşkilatlanma “Kapıkulu Ocakları”nın temelini oluşturmuştur. Kapıkulu Ocakları ve bunun içerisinde başat bir kuvvet durumunda olan Yeniçeri Teşkilatı, Osmanlı ordusunun en önemli vurucu güçlerinden biri haline gelmiştir.

Osmanlı sisteminde Kapıkulu; padişaha bağlı olan, daimi ve maaşlı, yaya ve atlı ordudur. Kapıkulu askerlerinin temelini Yeniçeriler oluşturur. Avrupa’nın ilk daimi ordusu olarak kabul edilebilen Yeniçeriler, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş alanında büyük bir üstünlük sağlıyordu. Yeniçeriler’in Osmanlı İmparatorluğu’nun genişlemesinde büyük katkıları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’na 464 yıl gibi uzun bir süre hizmet eden Yeniçeri Ocağı zaman içersinde ilk dönemlerindeki etki ve verimini kaybetmiş ve II. Mahmud döneminde, 1826 yılında Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan operasyonla kapatılmıştır.

Yeniçeri Teşkilatı’na asker temin edilmesinin Yolları:

Pençik Sistemi ve Acemi Ocakları

Karamanlı Rüstem’in teklifiyle I. Murad döneminde çıkarılmış olan pençik kanununa göre, savaş esirlerinin beşte biri asker ihtiyacını karşılamak üzere devlet hesabına alınıyorlardı. Yeniçeri ocağının temel asker ihtiyacı, Ankara Savaşı’na (1402) kadar pençik oğlanları vasıtasıyla karşılanmıştır. Tatarlar bu sisteme son vermiştir

Devşirme Usulü ve Acemi Oğlanları

II. Murad zamanında kanunlaştırılan bu sistem, Osmanlı tebaası durumundaki bazı Hıristiyan çocuklarının toplanması esasına dayanmaktaydı. Devşirme kanununa göre, devşirilen çocuklar önce Müslüman olur ve adları Türkçe olarak değiştirilirdi. Kabiliyetli ve belli bir seviyenin üzerinde olanlar saray için seçilirken, diğerleri genel Türk örf ve adetlerini öğrenmeleri amacıyla Türk köylerine dağıtılırlardı. Bu çocuklar; Türk ailelerin yanında hizmet ederler, İslâmiyet’i ve Türkçe’yi öğrenirler, daha sonra da acemi oğlanı yazılırlardı. Devşirme sistemi, kanuna uygun yapıldığı müddetçe son derece başarılı sonuçlar vermiştir. Daha sonraları bu sisteme bir takım usulsüzlükler karışmış ve devşirme sistemi bozulmuştur. Bu durum, Yeniçeri Ocağı’nın da bozulmasını beraberinde getirmiştir.

Osmanlı Devleti’nde Harem Teşkilatı


Harem ağasın kadınlara hizmet ediyor (19. yüzyıldan bir tablo).

Sarayda padişahın ailesinin ve evinin bulunduğu yer ve girilmesi yasak anlamına gelen “harem” olarak adlandırılmaktadır. Harem’de; padişahın annesi valide sultan, padişahın eşleri, hasekiler, şehzadeler, padişah kızları, ustalar, kalfalar ve cariyeler bulunurdu. Harem’in efendisi padişah iken; valide sultan ise Harem’in reisi olarak kabul görmüştür.

Osmanlı sarayında cariyeler, Orhan Bey döneminden itibaren görülmeye başlanmıştır. II. Mehmed döneminden itibaren ise saraydaki cariyelerin sayısı hızla artmıştır. Haremde iki tür cariye bulunmaktaydı. Hizmetçi konumundaki cariyeler ve padişahın eşi durumundaki cariyeler.

Hizmetçi Cariyeler

Hizmetçi konumundaki cariyeler sarayda para karşılığı çalışırlardı. Bunlar başkasıyla evli olabilirlerdi. Evli olmayan cariyelerin ise başkasıyla evlenmesi mümkün olmadığından bunlar padişahın veya şehzadelerin haremine girebilirdi. Başkasıyla evli olan cariyelerin ise saraydan herhangi bir kişiyle cinsî münasebeti olamazdı. Acemiler, cariyeler, kalfalar ve ustalar olarak adlandırılan dört cariye grubu incelendiğinde, Harem’deki cariyelerin yaklaşık %90’ının bugünkü kadın hizmetçi konumunda oldukları ve aldıkları belli bir ücret karşılığında haremde hizmet etmekte oldukları görülmektedir.

Eş Konumundaki Cariyeler

Eş konumundaki cariyeler ise; padişahın nikâh yaparak ya da nikâh yapmadan karı – koca hayatı yaşadığı cariyelerdir. Nikâh yapılmayan bu tür cariyelerin sayısı çok azdır. Eş konumundaki cariyeler de bu şekilde kendi içinde ikiye ayrılırlar.

Nikâhlı Cariyeler

Azad edilerek nikâhlanmış cariyelerdir. Bunlara haseki sultan veya kadın efendi denirdi. Haseki sultan unvanı ancak padişahtan çocuk doğuran cariyelere verilirdi. Sayıları toplamda yediye kadar çıkardı. Harem içindeki konumlarına göre baş kadın, ikinci kadın şeklinde sıralanırlardı.

Genel Olarak Saray’daki Cariyeler Osmanlı Hareminde Bulunan Cariyeler Hakkında Bilgiler:

Osmanlı Padişahları, Harem dairelerinde istihdam ettikleri veya karı-koca hayatı yaşadıkları cariyelere şer‘-i şerifin hükümlerini aynen tatbik etmişlerdir. Osmanlı Hareminde Orhan Bey zamanından beri cariyelerin bulunduğu ve istihdam edildiği ifade edilmektedir Ancak Haremdeki cariyelerin sayıca artması, Fatih döneminden itibaren başlar Zira Fatih devrinde devlet idaresi devşirmelerin eline geçtiği gibi, Haremde de böyle olmuştur. Nasıl devşirilen erkekler, Enderun Mektebinde terbiye edilerek Osmanlı Devleti’nin askerî ve idari üst makamlarına yükselme imkânlarını elde etmişlerse, Harem Mektebine alınan cariyeler de zekâlarına, ahlaklarına ve güzelliklerine göre, evvela haremin hizmetçi statüsündeki grubu olan cariye, kalfa ve ustalar makamlarına ve sonra da Padişahlar tarafından seçilmeleri halinde Padişah ile karı koca hayatı yaşayan gözde, ikbal ve Kadın Efendi ve neticede valide sultan payelerine kadar yükselme imkânlarına kavuşabilmektedirler.

O halde harem mektebinde yetişen cariyeleri iki gruba ayırmak icab edecektir:

Birinci Grup, asıl haremin ve Padişah ile ailesinin hizmetlerini gören cariyeler grubudur ki, haremde sayıları bazen 400’e ve 500’e ulaşan cariyelerin %90’ını bunlar teşkil etmektedir Bunların haremin ve Padişah ailesinin hizmetlerini ifa dışında her hangi bir şekilde Padişah ile karı koca hayatları mevzubahis değildir.

İkinci Grup ise, Padişahın ailesi arasında yer alan gözdeler, ikballer ve kadın efendiler grubu idiler.

Birinci Grup, asıl haremin ve Padişah ile ailesinin hizmetlerini gören cariyeler:

Haremin ve Padişah ailesinin hizmetlerini ifa mükellef olan ve hizmetçi kadınlar statüsünde bulunan saray cariyelerini dört ayrı grupta toplamak mümkündür:

1-Acemiler

2-Câriyeler

3-Kalfalar (Şâkirdler)

4-Ustalar (Gedikli Câriyeler)

Bu dört grubu ayrı ayrı incelemek, harem hayatını anlamak ve Padişahların yüzlerce kadınla yatıp kalkıyor şeklindeki iddialarını ortadan kaldırmak için zaruri görünmektedir Bu dört grup incelenince görülecektir ki, haremdeki cariyelerin % 90’ı tamamen bugünkü kadın hizmetçi grubundadırlar ve bunlar aldıkları belli ücretler karşılığında Haremde hizmet etmektedirler Ancak bunların bekâr olmaları ve Haremde bulundukları müddetçe evlenmelerinin fiilen mümkün olmaması sebebiyle, her an şehzade veya Padişahın haremi arasına girmesi mümkündür Padişahın haremi arasına girmediğinden veya giremediğinden dışarıdan evlenmek isteyenler, çırağ edilme adı altında evlendirilip haremden çıkarılırlardı

Şimdi sırasıyla bunları ve nasıl temin edildiklerini, vazifeleri ile birlikte görelim:

Acemiler ve Hareme Alınışları

Osmanlı devletinde ilk zamanlarda kendileriyle savaş yapılan milletlerden alınan esir kadınlar ve kızlar arasından Hareme cariye alınırdı Çerkez, Gürcü ve Rus asıllı cariyeler ise genellikle satın alınarak hareme sokulurdu. Hareme giren yeni kızlara acemi denilirdi. Bunların ekserisi köyden geldiğinden dolayı, bir müddet saray âdâb ve usullerini âmirleri olan cariyelerden, kalfalardan ve ustalardan öğrenirlerdi. Bunları öğreninceye kadar efendilerinin huzuruna çıkmazlardı Özellikle Çerkez kızları ince ruhlu, hassas ve zeki olurlardı Çerkez kızlar, birçok hânedân erkekleriyle evlenmişler, büyük itibara ve mevkilere yükselmişlerdir. Birçok Çerkez kadınları, kızlarını beşikten itibaren “Padişah haremi olup ihtişam ve elmaslar içinde hayat sür!” diye yetiştirirlerdi İstanbul Esir pazarında en çok Çerkez, Abaza ve Gürcü cariyeler satılmaktaydı.

Bazı yeni gelen acemiler, Türkçe dahi bilmedikleri halde, zekâları sayesinde derhal Türkçe’yi öğrenirler ve bütün saray âdetlerini de pek çabuk anlarlardı Bazı eski saraylıların ifadesiyle “Saray’da terbiye olmayan, hiç bir yerde terbiye öğrenemez. Harem terbiye mektebidir” XVII yüzyıldan itibaren zekâları ve güzellikleri sebebiyle hareme alınan acemilerin çoğu Kafkasyalı olmuştur.

Hareme alınan cariyelerin ikinci kaynağı da, devlet adamlarının bunları Padişaha armağan etmelerileridir. Başta yabancı devlet adamları olmak üzere, Sadrazam, Vezirler, Beğlerbeğileri ve Sancak Beğleri, Padişaha satın aldıkları cariyeleri hediye ederlerdi. Hediye edilen cariyelerin de %90’ı haremde hizmetçi statüsünde çalıştırılmak üzere hareme alınırlardı Geriye kala %10’luk bölüm ise odalık veya gözdeler grubuna alınmaktaydı.

XIX yüzyılda Osmanlı devleti esirlerin alınıp satılmasını yasaklayınca Kafkasyalı bazı aileler kendi rızaları ile kızlarını Hareme cariye statüsünde vermeye devam etmişlerdir.

Şunu da belirtelim ki, cariye satan esir tüccarları da sattıkları cariyeleri üç kısma ayırıyorlardı:

  • Haremde hizmetçi olarak istihdam edilecek cariyeler Bunlar güzel olmakla birlikte, genellikle yaşları büyükçe idi
  • Terbiye edilip satılmak üzere alınan 5-7 yaş arasındaki cariyeler Bunlar, hizmetçi olarak veya odalık şeklinde bulûğa erdikten sonra ayrılırlardı
  • Hareme doğrudan doğruya odalık ve gözde yani Padişah ve hânedân erkeklerinin ailesi olmak üzere alınanlar Bunlar çok az olurdu Zira Padişah ve hanedân erkeklerine harem olacaklar, genellikle Harem Mektebinde terbiye edilirlerdi.

Hareme satın alınan cariyeler kâhya kadın, ebeler veya hastalar ustası tarafından ciddi manada muayene edilirlerdi Satandan ailesi ile alakası kalmadığına dair bir senet alınırdı. Hastalıklı olanlar sahibine geri verildiği gibi, uykusu ağır olan, horlayan veya başka kusurları olanlar da pek alınmazdı. Ancak bazen bu cariyeler arasında dilsizler, maskaralar, zenciler ve cücelerin de bulunduğunu görüyoruz.

Bütün bunların bulunması, Padişahın haremdeki her kadınla yatıp kalktığını iddia eden ve bunların hizmetçi statüsünde olduğunu bilmeyenlere de iyi bir cevap teşkil eder. Zira saraya alınan cariyelerin makbuzları incelendiğinde, bazı yaşlı kadınların, sütannelerinin ve dadılık edecek tahsilli kadınların da bulunduğu görülecektir.

Câriyeler, Sayıları Ve Vazife Taksimleri

Saraya yani Hareme alınan acemiler kısa bir süre sonra artık harem-i hümâyûnun câriyesi olurlardı Aslında acemiler ile cariyeleri aynı grupta toplamak da mümkündür. Bir kısım araştırmacılar bu şekilde davranarak cariyeler, kalfalar ve ustalar tarzında üçlü ayrım yapmışlardır Biz, yeni alınanlara acemi, biraz saraya alışanlara ise cariye demeyi tercih ettik. Bu cariyelerin % 90’ı haremde istihdam edilmek üzere alındığından, biraz sonra anlatacağımız gibi, kalfaların ve ustaların yanına verilirlerdi. Ustaların ve kalfaların emirleri altında çalışmak ve yetiştirilmek üzere onlara teslim edilirlerdi Güzeller ve odalık niyetiyle alınanlar ise, terbiye edilmek üzere, Padişahın yakın hizmetkârları demek olan hünkâr kalfalarına ve özellikle de haznedâr ustalara teslim olunurlardı Şehzâdelere harem olması muhtemel olanlar için de aynı kaide geçerli idi.

Saray cariyesi olanlara yapılan ilk iş, kendilerine güzellikleri, karakterleri veya fiziki görünüşleri göz önünde bulundurularak yeni isim verilmesi idi Padişah tarafından da verilen bu isimlerin herkes tarafından bellenmesi ve unutulmaması için ilk zamanlarda bir kâğıda yazılı olarak iğne ile göğüslerine iliştirilirdi Verilen isimler genellikle Farsça’dır. Çeşm-i Ferâh, Hoşnevâ, Handerû, Ruhisâr, Neş’e-yâb ve Nergiz-edâ gibi

Hareme alınan cariyelere kalfalar tarafından terbiye, nezâket ve büyüklere karşı hürmet gibi âdâb-ı muâşeret kaideleri bütün ayrıntılarına kadar nazarî ve tatbiki olarak öğretilirdi Hareme ait hâtıralar okunduğu zaman, bunlara nasıl dikkat edildiği ve haremdeki cariyelerin nasıl kibar oldukları daha iyi anlaşılacaktır

Câriyeler Müslüman olduklarından dolayı mutlaka Kur’an okumak mecburiyetinde idiler Sultan Mehmed Reşâd’ın harem muallimesi Sâfiye Ünüvar’a verdiği şu talimat bunu ortaya koymaktadır: “Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara, verdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından saray kadınlarına söylensin” Bunun üzerine muallime Hanım’ın sınıfın kapısına şu levhayı yazdırdığını görüyoruz: “Namaz kılmayan, oruç tutmayan dershaneden içeri giremez” Osmanlı Haremi’nin en son zamanlarındaki hali bu olursa, daha sağlam olduğu dönemlerdeki halini kıyaslarsanız, haremle ilgili iftiraların ne kadar asılsız olduğunu o zaman anlarsınız

Harem, Halifenin evi olduğundan onun evindeki herkes ibadetini yapmalıydı ve Kuran’ı okumalıydı Bunun için de okumak ve yazmak gerekiyordu. Gerçi elimizdeki saray kadınlarına ait mektuplardan bunların imla hataları yaptıkları ve fazla iyi yazıları olmadığı anlaşılmaktadır Ancak bu istenen seviyede tahsillerinin olmadığını gösterirse de tamamen tahsilsiz olduklarını göstermez Haremde hemen hemen hepsinin odasında mutlaka bir kitaplığın bulunması da dediklerimiz ispat eder mahiyettedir.

Haremdeki cariyelerin ayrıca meşru dairede müzik âletlerini de öğrendikleri, hatıralardan öğrenilmektedir.

Osmanlı Haremi’nde sarayın hizmetini gören cariyelerin sayıları ile Padişahların ve hanedân erkeklerinin haremleri olan kadınların sayıları, Osmanlı Devletinin’nin ilk zamanlarında sayıca az idi. Zira başta şehzadeler ve onların vâlideleri olmak üzere hânedânın bir kısım fertleri, taşra sancaklarda hayatlarına devam etmeyi tercih ediyorlardı. Bu sebeple III Murad’a kadarki saray cariyelerini 200-300 rakamlarıyla ifade etmek mümkündür Ancak III Murad’dan itibaren sayılar artmaya başlamış ve I Ahmed’in veraset usulünü kaldırıp yerine ailenin en büyük ve en layık evladı padişah olması kaidesini getirmesiyle de, şehzadeler ve anneleri sarayda kaldıkları için bu sayı iyice kabarmıştır Nitekim III Murad zamanında 500’ü, I Mahmud zamanında 456’yı, I Abdülmecid zamanında 688’i, sultan Abdülaziz zamanında 809’u, II Mahmud zamanında 298’i bulduğu görülmektedir Bu rakamların içinde, sayıları hakkında daha sonra ayrıntılı bilgi vereceğimiz Padişahların ve hânedân erkeklerinin haremleri olan kadınlar da vardır.

Bir kısım Osmanlı düşmanı yabancı yazarların ve bunların yerli destekçilerinin iddia ettikleri gibi, bu rakamlara ulaşan kadınlar ile Padişahların karı koca hayatı yaşamaları hem mümkün değildir ve hem de bu tür iddialar doğru değildir. Bugün devlet başkanlığı köşkünde çalışan hizmetçi kadınlar ile Cumhurbaşkanı’nın veya zenginlere ait bir Köşk’te çalışan hizmetçi kadınlar ile Köşk sahibi işadamının karı-koca hayatı yaşama iddiaları ne kadar gülünç ise ve bunların sayıları da azımsanmayacak kadar fazla ise, Haremde hizmetçi olarak çalışan kadınlar ile Padişahın karı-koca hayatı yaşaması o kadar gülünçtür.

Haremdeki bu cariyelerin hangi hizmetlerde istihdam edildiğini ise, zamanında haremde en çok cariye bulunan bir kaç Padişahtan biri olan I Mahmud zamanındaki listeyi kısaca özetlemekle daha iyi anlayacağız:

Topkapı Sarayında bulunan bu listeye göre; Kilerde 17, Külhan yani banyoların temizliğinde 6,Haremdeki makam sahibi kimseler yanında 23,Şehzade Osman Dairesinde (Hareminin, çocuklarının, yemeğinin ve benzeri hizmetlerinin görülmesi için)

19, Şehzade Mehmed Dairesinde 14, Şehzade Mustafa Dâiresinde 13,Şehzade Beyâzıd dâiresinde 12,Şehzade Numan Dâiresinde 14, Şehzade Mustafa Dâiresinde 7,Baş kadın dairesinde 20, İkinci kadın Dâiresinde 11, Üçüncü kadın Dâiresinde 14, Dördüncü kadın Dâiresinde 8, Beşinci Kadın Dâiresinde 10, Haznedâr kadın dâiresinde 13,Baş İkbal Dâiresinde 6, İkinci İkbal Dâiresinde 6, Üçüncü İkbal Dâiresinde 4, Dördüncü İkbal Dâiresinde 5, Diğer görevlerde 230 olmak üzere Toplam 456’dır

Şimdi de bu listeden bazılarını isimlendirelim ve vazifelerini daha yakından görelim:

“Kilerde Olan cevârî:

Fatma Yevmiye 30 akçe

Rukiyye Yevmiye 25 akçe

Aişe Yevmiye 20 akçe

Hatice Yevmiye 20 akçe

Sâfiye Yevmiye 20 akçe

Rukiyye Yevmiye 20 akçe

EmineYevmiye 15 akçe

Rukiyye Yevmiye 10 akçe

Hanife Yevmiye 10 akçe

Hüsnişah Yevmiye 10 akçe

Ümmühan Yevmiye 10 akçe

Zeliha Yevmiye 5 akçe

Emine Yevmiye 5 akçe

Aişe Yevmiye 5 akçe

Fethiye Yevmiye 5 akçe

Fâtıma Yevmiye 5 akçe

Mehrinâz Yevmiye 5 akçe

Külhâncılar ve Diğer Câriyelerden Bazıları:

Câmeşuy Ustanın Câriyesi Abîde Yevmiye 5

Çaşnigir Ustanın Câriyesi Rukiyye Yevmiye 5

İkinci Hazinedârın Câriyesi Hanife Yevmiye 5

İkinci Câmeşuy Ustanın Câriyesi Aişe Yevmiye 5

İkinci Hazinedârın Câriyesi Münevver Yevmiye 5

Şehnâz Kalfa’nın Câriyesi Hubz-dâr Yevmiye 5

İkinci hazinedârın Câriyesi Mehrinâz Yevmiye 5

Fâtıma Kadın Yevmiye 5

Mustafa Ağa’nın Câriyesi Nâzende Yevmiye 5

Gülçin Kalfanın Câriyesi Hafife Yevmiye 5

Cüce-i Ümm-i Gülsüm Yevmiye 15

Çeşmisiyah Yevmiye 15

Zeyneb Yevmiye 5

Hanife Yevmiye 5

Hatice yevmiye 5

Hanım Yevmiye 5 (15)

Burada dikkatimizi çeken bir husus da, Haremde çalışan cariyelerin tıpkı günümüzdeki hizmetçi kadınlar gibi, gündelik olarak belli bir ücret almalarıdır Cariyelere verilen gündelikler, Haremdeki eskiliklerine göre değişiyordu II Bâyezid devrinde Şehzade Abdullah’ın 15 Câriyesi günde 15’er akçe; Eski Saray’da çalışan 7 cariye 10’ar akçe alırken, I Mahmud zamanında haremdeki cariyelerin gündelikleri epeyce yükselmiş ve 4 cariye 30’ar akçe; 2 cariye 25’er akçe ve diğerleri de 20’şer, 15’er, 10’ar ve en az beşer akçe alır olmuşlardır II Mahmud zamanında ise cariyelerin gündelikleri, 100, 80, 70, 60, 55, 45, 40, 40, 35 ve en düşüğü 30’ar akçeydi Dikkat edilirse II Bâyezid devrine nazarla beş-on kat artmıştır Bunda Osmanlı akçesinin değer kaybının da tesiri söz konusudur

I Mahmud’un Zamanında Haremde Bulunan Câriyelerin Vazife Taksimâtını Gösteren Belge, TSMA, No: D 8075

I Mahmud’un Zamanında Haremde Bulunan Câriyelerin Vazife Taksimâtını Ve İsimlendirmesini Gösteren Belge, TSMA, No: D 8075

Bütün bu aktarılan bilgiler, yukarıda verdiğimiz esasları takviye etmekte ve Harem’i bir fuhuş yuvası olarak tasvir edenleri mahcup eylemektedir O halde Haremdeki cariyelerin % 90’ı hizmetçi statüsündedir ve esirlik süresini dolduranlar âzâd kâğıdını alıp Saray’dan çıkabilirler

Şahıslara Ait Köleler

Şahıslara ait köleler ikiye ayrılmaktadır.

Bunlardan birincisi, gerçek şahıslara ait kölelerdir. Bunlar genellikle özel şahısların çobanlığını yapar; ev, tarla, bahçe işleriyle uğraşırlardı. Kadın köle durumundaki cariyeler ise; köşklerde, konaklarda ve zengin ailelerin evlerinde hizmet ediyorlardı. Alt kesime inildikçe, kölelik sistemine pek rağbet edilmediği görülmektedir. Zaten konak vb yerlerde köle kullanılması genelde bir gösteriş vesilesi durumundaydı. Zaman zaman zengin kesimin nüfuz göstergesi, yanında bulundurduğu köle ve cariye sayısı olmaktaydı.

Şahsî kölelerin ikinci grubu ise; vakıf ve yarı resmî kurumlarda, yine buraların hizmetini gören ve bu kurumlara ait olan kölelerden oluşmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda köle ticareti

Esirciler olarak adlandırılan ve Osmanlı topraklarında köle ve cariye ticareti yapan kişiler özellikle I.Murad döneminden itibaren görülmeye başlanmıştır. Savaşların akabinde devletin beşte birlik payının dağıtılmasının ardından kalan esirler, savaş meydanlarında tacirlere satılıyorlardı. Burada satılamayanlar ise merkez şehirlerde esircilere ya da satın alma gücüne sahip olan kişilere satılıyorlardı. Kaçırma yoluyla köle yapılanlar da yine merkez şehirlerdeki esir tacirlerinde toplanırlardı. Esir alıp – satmak serbest olduğundan, esircilik bir meslek haline gelmiş ve bu meslek grubunun başına “Esirciler Kethüdası” getirilmişti. Esircilik kârlı bir işti ve bu işi yapanlar zengin tüccar grubundan sayılıyorlardı. Her isteyen esirci olamıyordu. Esirci esnafının iyi tanınması gerekiyordu. Kanuna aykırı hareket eden veya kölelere kötü muamelede bulunanlar bu meslekten atılıyordu. Meslekten atılmanın hafif bir ceza kabul edildiği durumlarda, suçluların esir pazarının kapısına asıldıkları da görülüyordu. Özellikle kadın esircilerin hareketleri çok sıkı kontrol ediliyor, kanuna aykırılıklar önlenmeye çalışılıyordu. Alınan tüm tedbirlere rağmen köle ticaretindeki suiistimaller engellenememiştir.

Diğer esnaf grupları gibi esirciler de bir loncada toplanmıştı; kethüdaları, yiğitbaşıları vardı. Ünlü bestekâr ve musikî ustası Mustafa Itrî Efendi de, Esircilik Kethüdalığı yapmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda; kölelerin alınıp satıldığı yerlere esir pazarları deniyordu. İlk dönemlerde yerleşik olmayan esir pazarları bulunuyordu. Panayırların bir bölümünde esir ticareti yapılmaktaydı. İlk esir pazarı Bursa’da kurulmuştur. II.Mehmed dönemine kadar dağınık ve düzensiz bir şekilde sürdürülen esir ticareti, İstanbul’un fethinden sonra düzene girmiştir. Sınırlar genişledikçe; Edirne, Macar – Osmanlı sınırına yakın şehirler, Midilli, Batı Afrika’da Dorfur şehri ve Mısır esir ticaretinin merkezleri olarak ön plana çıkmıştır. İstanbul’da ise; ilk esir pazarının bugünkü Haseki semtinde kurulduğu ve esir ticaretinin III. Murad döneminde eski ve yeni bedestenler içerisinde merkezileştiği tahmin edilmektedir.

Bir ilke olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslimlere Müslüman köle satmak yasaktı. Ancak buna rağmen gayrimüslimlerin Müslüman köle aldıkları görülmekteydi. Gayrimüslimlerin, Müslüman olmayan köleleri alıp – satmaları ise serbestti.

Osmanlı tarihi hakkında ortalama bir bilgi seviyesine sahip insanların, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili yapacakları bir sohbette belki de üzerinde en az fikir beyan edebilecekleri konuların başında gelmektedir kölelik. Özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru gündeme iyice oturan “insan hakları” kavramı, bizlerin Osmanlı’da kölelik kavramını iyiden iyiye unutmamıza veya unutmak istememize sebep olmaktadır. Bir ihtimal; kölelik kavramı algılaması Batı şartları çerçevesinde şekillenmiş olan insanımız, böylesine bir kurumun varlığını Osmanlı’ya yakıştıramamaktadır. Oysaki söz konusu toplumsal kurum özel olarak Batı, genel olarak da İslâm dışı uygulamalara göre çok farklı niteliklere sahiptir. Batı’nın aksine Osmanlı’da köleler, birer hizmet ve üretim aracı olarak görülmemiş; toplumun içine entegre edilmiş, insanî şartlarda yaşamaları sağlanmış ve en önemlisi belli şartlar dahilinde kölelik kurumunun tamamen kalkması teşvik edilmiştir. Dünya üzerinde kölelik uygulamasının kaldırıldığı ilk devlet olarak 1807 tarihiyle İngiltere olarak bilinmektedir. 1833’te İngiltere, kendisine bağlı olan tüm sömürgelerinde de kölelik uygulamasının ilga edildiğini ilan etmiştir. İngiltere’yi takip eden ilk devlet ise, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı’nın açtığı yoldan Sultan Abdülmecid’in liderliğinde ilerleyen Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1847’de yayımlanan bir fermanla kölelik Osmanlı topraklarından da tamamen uzaklaştırılmış oluyordu.

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir